Güneş komünisttir derler; herkese eşit doğar. Ufkun bir ucundan diğer ucuna kadar ışığını sakınmadan saçar. Zenginin sarayına da düşer, yoksulun gecekondusunun çatısına da. Tarlaya, denize, dağa, ovaya aynı mesafeden bakar. Kâğıt üzerinde bakıldığında bundan daha adil bir dağıtım düşünmek zordur. Ama hayat, kâğıt üzerindeki kadar düz ve yalın değildir. Çünkü insan faktörü vardır. Güneş doğar ama kimi insan perdelerini sıkı sıkı kapatır. Kimi gözlerini kapatır; ışık gözünü alır diye korkar. Kimi mahpustur, demir parmaklıklar ardında, dam altındadır. Kimi kalın duvarlı fabrikalarda sabahı görmeden mesaiye başlar. Kimi yerin yedi kat dibinde, bir madende, güneşin varlığını ancak takvim yapraklarının değişmesinden anlar. O zaman sorulması gereken soru şudur: Güneş mi eşit doğmamıştır, yoksa insan mı kendisiyle güneş arasına duvarlar örmüştür?

İşte burada ideallerle gerçeklik arasındaki mesafe belirir. Komünizm, teoride herkes için eşit bir güneş vaat eder. Ama hayatın gerçeğinde insanlar aynı gökyüzüne bakmazlar. Kimi gökyüzünü camdan, kimi tel örgülerin arasından, kimi ise hiç göremez. Eşit doğan güneş, eşit yaşanan bir hayat yaratmaya yetmez. Çünkü eşitlik yalnızca dağıtımda değil, erişimde de gerekir. Ve erişimi belirleyen çoğu zaman insanın kurduğu sistemler, yaptığı tercihler ve yarattığı engellerdir.

Yağmur sosyalisttir derler; yağdığı yerde herkese adaletli davranır. Bulutlar ayrım yapmaz. Tarlaya da yağar, asfaltın üzerine de. Zengin mahallenin üzerine de bırakır damlalarını, yoksul sokakların üzerine de. Adaletli gibi görünür. Ama yine insan girer devreye. Kiminin şemsiyesi vardır. Kiminin sağlam bir çatısı, yalıtılmış bir evi. Kimi bir ağacın altına sığınır, kimi bir verandaya. Ama kimi vardır ki açık arazide yakalanır yağmura. Üzerinde ince bir giysi, ayakkabısı delik, sığınacak yeri yoktur. O kişi için yağmur, romantik bir doğa olayı değil; soğuk, hastalık ve yoksulluk demektir.

O zaman adalet kavramı yeniden sorgulanır. Aynı yağmurun altında herkes eşit midir? Damlalar eşit düşse bile sonuçlar eşit değildir. Çünkü eşitlik ile adalet arasındaki fark, insanın hayatında en çok hissedilen farktır. Sosyalizm, eşit paylaşımı savunur; fakat paylaşılacak şeylere erişim yolları eşit değilse, sonuçta yine eşitsizlik doğar.

Burada insanın rolü daha da belirginleşir. İnsan, yağmurdan korunmak için çatı yapar, şemsiye icat eder, suyu depolar, yönlendirir. Yani doğanın sunduğu eşitliği, kendi aklıyla adalete dönüştürme şansına sahiptir. Ama aynı insan, bu imkanları paylaşmayarak adaletsizliği de büyütebilir.

Rüzgâr kapitalisttir. Hoyrattır, hodbindir. Önüne çıkan zayıfı yıkar, sağlamı sınar. Temelsiz yapıları savurur, köksüz ağaçları söker. Onun doğasında rekabet vardır. Güçlü olan ayakta kalır, zayıf olan savrulur. Rüzgâr, kim olduğuna bakmaz; bir kulübe ile bir saray arasındaki farkı ancak temellerin sağlamlığı belirler. Rüzgârın bir öğretisi vardır. Kökleri derine inmiş ağaçlar, en sert fırtınalarda bile ayakta kalabilir. Temeli sağlam atılmış yapılar, rüzgârın şiddetini yalnızca bir sınav olarak yaşar. Bu yönüyle kapitalizmin sertliği, insanı güçlenmeye zorlayan bir doğa yasası gibi görülebilir. Yine de rüzgârın acımasızlığı inkâr edilemez. Bir kasırga, bir meltem değildir. Meltem insanı ferahlatır, yelkenleri şişirir, sıcak bir günde serinlik getirir. Ama kasırga, yıkım getirir. Aynı rüzgârın farklı yüzleri, aynı sistemin farklı sonuçları gibidir: Birine fırsat, diğerine felaket olabilir.

İnsan, bu üç doğa olayı arasında yaşayan bir varlıktır: Güneşin altında, yağmurun içinde, rüzgârın ortasında.

Ama insan yalnızca doğanın kurbanı değildir; aynı zamanda onun yorumcusudur. Perdeleri açıp açmamak insanın elindedir. Şemsiyeyi paylaşmak ya da saklamak insanın tercihidir. Kök salmak, temel atmak, dayanıklı olmak yine insanın sorumluluğudur.

Belki de mesele, güneş, yağmur veya rüzgâr değildir. Mesele, insanın güç karşısında nasıl davrandığıdır. Güneş eşit doğsa da insanın zihni karanlıksa ışık içeri giremez. Yağmur adaletli yağsa da insanın vicdanı kurumuşsa paylaşım olmaz. Rüzgâr sert esse de insan dayanışma kurarsa yıkım azalır.

İnsan, ideolojilerin merkezinde duran bir varlıktır ama çoğu zaman bunu unutup ideolojileri doğanın yerine koyar. Oysa doğa, ideolojilerden bağımsızdır; güneş doğar, yağmur yağar, rüzgâr eser. Asıl soru şudur: İnsan, bu doğa düzeni içinde nasıl bir düzen kuracaktır?

Belki de gerçek eşitlik, güneşin doğması değil; insanların perdelerini açmasıdır. Gerçek adalet, yağmurun yağması değil; insanların birbirine çatı olmasıdır. Gerçek güç ise rüzgârın sertliği değil; insanların köklerini birlikte derinleştirmesidir.

İnsan, güneşin ışığını paylaşmayı öğrendiğinde, yağmurun suyunu adil dağıttığında ve rüzgârın gücünü yelkenine doldurmayı başardığında şunu fark eder: Güneş, yağmur ve rüzgâr yalnızca doğa olayları değildir; insanın iç dünyasının da metaforlarıdır. Kimi zaman içimizde bir güneş doğar, umut verir. Kimi zaman bir yağmur yağar, bizi arındırır. Kimi zaman bir rüzgâr eser, hayatımızı yerinden eder.

--
şimdi sonsuzdur