Günümüzde sağlık hizmetlerine erişimin kolaylaşması, dijital hasta portallarının yaygınlaşması ve laboratuvar sonuçlarının birkaç tıklamayla görülebilir hale gelmesi, hasta ve ailelerin sağlık süreçlerine daha aktif katılımını sağlamıştır. Bu durum çoğu zaman olumlu bir gelişme olarak değerlendirilse de, özellikle çocuk hastalar söz konusu olduğunda, beraberinde ciddi bir kafa karışıklığı ve ruhsal yük getirmektedir. Ailelerin laboratuvar sonuçlarını kendi başına yorumlamaya çalışması, çocuklara özgü fizyolojik farklılıkların göz ardı edilmesi ve erişkin referans değerleriyle yapılan karşılaştırmalar, hem aileler hem de hekimler için zorlu bir sürecin kapısını aralamaktadır.

Tıpta sıkça vurgulanan ama pratikte çoğu zaman unutulan bir gerçek vardır: Çocuklar küçük erişkinler değildir. Yenidoğandan adölesan döneme kadar uzanan geniş bir yaş aralığında, büyüme ve gelişme süreci devam ederken, organ sistemleri de sürekli bir değişim içindedir. Bu durum laboratuvar parametrelerine doğrudan yansır.

Örneğin yenidoğanda hemoglobin düzeyleri fizyolojik olarak yüksektir ve yaşamın ilk aylarında belirgin bir düşüş gösterir. Alkalen fosfataz değerleri büyüme çağındaki çocuklarda kemik gelişimine bağlı olarak erişkinlerin oldukça üzerinde seyredebilir. Lenfosit oranları küçük çocuklarda daha yüksekken, erişkinlerde nötrofiller baskındır. Tüm bu farklılıklar yaşa özgü referans aralıklarıyla değerlendirildiğinde tamamen normal kabul edilirken, erişkin referanslarıyla bakıldığında “yüksek”, “düşük” ya da “anormal” olarak algılanabilmektedir.

Laboratuvar sonuçlarının e-nabız ve benzeri sistemler üzerinden ailelerin doğrudan erişimine açılması, bilgiye ulaşımı şeffaflaştırmıştır. Ancak bu durum, tıbbi bilginin özünden sapması, koparılması riskini de beraberinde getirmiştir. Sonuçların yanında çoğu zaman erişkin referans aralıklarının yer alması ya da yaşa göre ayrıntılı açıklamaların bulunmaması, ailelerin ilk bakışta endişelenmesine neden olmaktadır.

Bu endişe çoğu zaman internet aramalarıyla derinleşir. Aileler, tek bir parametreyi internette arattıklarında, nadir hastalıklardan ağır klinik tablolara kadar uzanan geniş ve çoğu zaman korkutucu bir bilgi yelpazesiyle karşılaşır. Oysa laboratuvar testleri tek başına tanı koydurmaz. Klinik bulgular, hastanın yaşı, şikâyetleri ve muayene bulgularıyla birlikte değerlendirilmesi gerekir. Bu bütüncül bakış açısı ise internet aramalarında çoğu zaman yoktur.

Çocuğu söz konusu olduğunda, ailelerin kaygı eşiği doğal olarak düşer. “Yüksek” ya da “düşük” olarak işaretlenmiş bir değer, çoğu aile için yaklaşan bir tehlikenin habercisi gibi algılanır. Henüz hekimle görüşmeden yaşanan bu belirsizlik süreci, uykusuz gecelere, yoğun kaygıya ve hatta suçluluk duygularına yol açabilir.

Bazı aileler sonuçları defalarca kontrol eder, farklı kaynaklardan anlamaya çalışır ve her yeni bilgi kırıntısı kaygıyı biraz daha artırır. Bu süreç, özellikle kronik hastalığı olan ya da sık tetkik yapılan çocukların ailelerinde tükenmişlik hissini besler. Sağlık sisteminin bir parçası olması gereken takip ve izlem, aileler için sürekli bir stres kaynağına dönüşebilir.

Ailelerin laboratuvar sonuçlarını önceden görmesi ve yorumlamaya çalışması, hekim-hasta iletişimini de etkilemektedir. Muayeneye çoğu zaman hazır bir kaygı listesiyle gelinir: “Bu değer neden yüksek?”, “İnternette şöyle yazıyordu”, “Bu hastalığın belirtisi olabilir mi?” Hekim, bir yandan çocuğun klinik değerlendirmesini yaparken, diğer yandan yanlış ya da eksik bilgileri düzeltmek, kaygıyı yatıştırmak ve güven ilişkisini yeniden inşa etmek zorunda kalır.

Bu durum, poliklinik sürelerinin zaten kısıtlı olduğu bir sistemde, hekimin iş yükünü artırır. Tıbbi karar verme sürecine ek olarak, yoğun bir psikolojik ve danışmanlık rolü üstlenilmesi gerekir. Zaman zaman ailelerin kendi yorumlarına sıkı sıkıya tutunması, hekimin önerilerine olan güveni zedeleyebilir ve gereksiz tetkik ya da yönlendirme taleplerine yol açabilir.

Bu noktada temel sorun, laboratuvar verilerinin aileler için anlaşılır bir dile çevrilememesidir. Oysa çocuk hastalarda yaşa özgü normal değerlerin olduğu, tek bir anormal değerin çoğu zaman hastalık anlamına gelmediği ve sonuçların mutlaka klinik bağlamda değerlendirilmesi gerektiği, sade ve tekrarlayan bir şekilde anlatılabilir.

Hekimlerin, ailelere bu konuda önleyici bilgilendirme yapması, örneğin tetkik isteme aşamasında “Sonuçlarda erişkine göre farklı görünen ama yaşına göre normal olan değerler olabilir” şeklinde kısa bir açıklama sunması, kaygıyı azaltabilir. Aynı şekilde, sağlık bilişim sistemlerinin çocuklara özgü referans aralıklarını görünür kılması ve açıklayıcı notlar eklemesi de önemli bir adım olacaktır.

Ailelerin laboratuvar sonuçlarıyla imtihanı, modern tıbbın kaçınılmaz bir yan ürünü olarak karşımızda durmaktadır. Bilgiye erişimin artması, doğru yönlendirilmediğinde kaygıya, yanlış çıkarımlara ve iletişim zorluklarına yol açabilmektedir. Özellikle çocuk hastalarda, erişkin normlarıyla yapılan karşılaştırmaların yarattığı kafa karışıklığı, aileler için ruhsal bir yük, hekimler için ise ek bir emek alanı doğurmaktadır. Bu süreci daha sağlıklı hale getirmek, ancak ortak bir çabayla mümkündür. Yaşa özgü tıbbi bilginin doğru aktarılması, ailelerin kaygısının anlaşılması ve hekim-hasta-aile iletişiminin güçlendirilmesi, hem çocukların hem de ailelerin sağlık yolculuğunu daha güvenli ve sürdürülebilir kılacaktır.