Joseph Lister...

O günlerde adını yalnızca meslektaşlarının tanıdığı genç bir cerrahtı.

Ancak onu diğer cerrahlardan ayıran şey, kullandığı neşter değil, sormaktan vazgeçmediği sorulardı.

Her ameliyattan sonra aynı manzarayla karşılaşıyordu.

Başarılı geçen bir operasyon...

Umutla bekleyen aileler...

Ardından yükselen ateş...

Şişen yaralar...

İrin...

Ve sessizce yaklaşan ölüm...

Bir cerrah için bundan daha ağır bir çaresizlik düşünülebilir miydi?

Lister, yıllardır aynı acıyı yaşayan hekimler gibi kaderine razı olabilirdi.

"Olacak olan budur." diyebilirdi.

Ama o, insanların neden öldüğünü gerçekten öğrenmek istiyordu.

Tam da o günlerde Fransa'da çalışan bir bilim insanı, kimsenin önem vermediği kadar küçük canlılarla uğraşıyordu.

Adı Louis Pasteur'dü.

Pasteur, şarapların ve sütlerin neden bozulduğunu araştırırken, insan gözünün göremediği kadar küçük mikroorganizmaların fermantasyon ve çürüme süreçlerinde belirleyici rol oynadığını ortaya koyuyordu.

Bu fikir birçok kişiye sıra dışı gelmişti.

Fakat Lister'in zihninde bambaşka bir kapı açıldı.

"Eğer görünmeyen canlılar yiyecekleri bozabiliyorsa..."

"Yaraları da onlar bozuyor olabilir miydi?"

Bu düşünce, modern cerrahinin yönünü değiştirecek soruydu.

Lister artık hastalarını yalnızca ameliyat etmiyor, onları dikkatle gözlemliyordu.

Enfeksiyon gelişen yaraları inceliyor, ameliyat koşullarını karşılaştırıyor ve her ayrıntıyı not ediyordu.

Sorunun kemikte olmadığını...

Bıçakta olmadığını...

Hatta çoğu zaman hastada da olmadığını düşünmeye başlamıştı.

Sorun, ameliyat sırasında yaraya ulaşan mikroorganizmalar olabilirdi.

Fakat bunlarla nasıl mücadele edilecekti?

Tam bu sırada dikkatini ilginç bir haber çekti.

İngiltere'nin Carlisle kentinde kanalizasyonların karbolik asitle dezenfekte edilmesi sonucu kötü kokuların azaldığı, ayrıca bölgede görülen bazı hayvan hastalıklarında da dikkat çekici bir azalma gözlendiği bildiriliyordu.

Bu gözlem, Lister'in zihninde yeni bir düşüncenin filizlenmesine yol açtı.

O güne kadar hiç kimse karbolik asidi cerrahi yaralarda sistemli biçimde kullanmayı denememişti.

1865 yılında hastaneye 11 yaşındaki James Greenlees getirildi.

Bir at arabasının tekerleğinin ezmesi sonucu bacağında ağır bir açık kırık oluşmuştu.

O yıllarda böyle bir yaralanma çoğu zaman ampütasyonla ya da ölümle sonuçlanıyordu.

Lister farklı bir yol izledi.

Yarayı temizledi, karbolik asitle ıslatılmış pansumanı dikkatle yerleştirdi ve günler boyunca aynı özeni sürdürdü.

Sonra beklemeye başladı.

Her pansuman değişiminde aynı endişeyle yaraya bakıyordu.

Çünkü o güne kadar gördüğü her benzer yaranın sonu neredeyse hep aynı olmuştu.

Ateş yükselecek miydi?

İrin oluşacak mıydı?

Yara kötü kokmaya başlayacak mıydı?

Beklediği felaket bir türlü gelmiyordu.

İlk gün geçti.

Yüksek ateş gelişmedi.

İkinci gün...

Yara beklenenden çok daha sakindi.

Üçüncü gün...

İrin oluşmamıştı.

Günler ilerledikçe hem Lister hem de hastanedeki çalışanlar şaşkınlık içindeydi.

James Greenlees'in yarası enfeksiyon gelişmeden iyileşmeye başlamıştı.

Üstelik ampütasyona gerek kalmadan.

Bu yalnızca bir çocuğun kurtuluşu değildi.

Yüzyıllardır cerrahinin peşini bırakmayan görünmeyen düşmana karşı kazanılmış ilk büyük zaferlerden biriydi.

Lister, başarısını tek bir vakayla sınırlı bırakmadı.

Aynı yöntemi başka hastalarda da uyguladı.

Sonuçlar giderek daha dikkat çekici hâle geliyordu.

Ameliyat sonrası enfeksiyonlar belirgin biçimde azalıyor, ampütasyon gerektiren vakalar ve ölüm oranları dikkat çekici şekilde düşüyordu.

Fakat bilim tarihinde yeni fikirlerin ilk karşılığı çoğu zaman alkış değildir.

Birçok cerrah, Lister'in yöntemlerini gereksiz buldu.

Bazıları karbolik asidin fazla zahmetli olduğunu söyledi.

Bazıları ise mikroorganizmaların hastalık yaptığı fikrine inanmayı reddetti.

Alışkanlıklar bazen kanıtlardan daha güçlüdür.

Ancak sayılar yavaş yavaş konuşmaya başlamıştı.

Lister'in servisinde ameliyat sonrası enfeksiyonlar azalıyor, buna paralel olarak sağ kalım oranları belirgin biçimde artıyordu.

Bilim, tartışmaları değil sonuçları takip eder.

Yıllar içinde Lister'in yöntemi yalnızca İngiltere'de değil, Avrupa'nın birçok merkezinde uygulanmaya başladı.

Cerrahlar ameliyat öncesinde ellerine daha fazla özen göstermeye...

Yaraları antiseptiklerle korumaya...

Cerrahi uygulamalarda temizliği yeni bir anlayışla ele almaya başladılar.

Bugün bize son derece sıradan görünen bu uygulamalar, bir zamanlar tıp dünyasının en cesur fikirlerinden biriydi.

Modern ameliyathanelerin sessiz düzeni...

Steril örtüler...

Daha titiz cerrahi uygulamalar...

Titizlikle uygulanan antiseptik kurallar...

Hepsi, görünmeyen düşmana karşı verilen o uzun mücadelenin mirasıdır.

Joseph Lister yalnızca yeni bir tedavi yöntemi geliştirmedi; cerrahinin geleceğini değiştirdi.

Bazen bir insanın yaptığı en büyük keşif, yeni bir şey görmek değildir.

Herkesin baktığı yere farklı bir gözle bakabilmektir.

Ve Lister bunu başardı.

Çünkü o, insanların ölümüne alışmayı reddeden bir cerrahtı.

Bugün dünyanın dört bir yanındaki her steril ameliyathanede, Joseph Lister'in başlattığı o sessiz devrim yaşamaya devam ediyor.

Çünkü bazen insanlık tarihini değiştiren en büyük devrimler, insan gözünün göremediği düşmanları fark eden tek bir insanla başlar.