Sabah otomobil koltuğuna oturuyoruz. İşyerinde başka bir sandalyeye geçiyoruz. Akşam eve dönünce koltuk, ardından telefon ya da televizyon…
Günün sonunda yorulduğumuzu söylüyoruz ama tuhaf olan şu: Bedenimiz neredeyse hiç hareket etmediği hâlde kendimizi yorgun hissediyoruz.
Bir kardiyolog için bu çağın en sessiz sağlık meselelerinden biri tam da burada başlıyor.
Muayene odasında sık rastladığım bir insan tipi var. Tansiyonu sınırda, kilosu birkaç yılda yavaşça artmış, kan şekeri eskisi kadar masum değil. “Hocam, aslında kötü yaşamıyorum” diyor. Sigara içmiyor. Alkolü yok. Yemeğine de dikkat ettiğini söylüyor.
Sonra gününü soruyorum.
Sabah kırk dakika otomobil. Sekiz saat masa başı. Öğle yemeği aynı binada. Akşam yine trafik. Eve gelince biraz televizyon, biraz telefon.
İnsan bazen hastalığı hayatına eklediği kötü şeylerde arıyor. Belki de bazı hastalıkların hikâyesi, hayatımızdan çıkardığımız bir şeyle başlıyor: hareketle.
Kalp yalnızca göğsümüzde atan bir pompa değildir. İçinde yaşadığımız bedenin temposuna göre çalışan olağanüstü bir organdır. Biz yürüdükçe kaslarımız çalışır, dolaşım sistemi farklı taleplerle karşılaşır, enerji kullanımı değişir. Saatlerce oturduğumuzda ise beden, biyolojik olarak kendisinden beklenen hareketin önemli bir bölümünden mahrum kalır.
Uzun süreli hareketsiz yaşamın kalp-damar hastalıkları, tip 2 diyabet ve erken ölüm riskiyle ilişkisini gösteren bilimsel veriler artık oldukça güçlü. Üstelik mesele yalnızca kilo almak değil. İnsan zayıf olup yine de fazlasıyla hareketsiz yaşayabilir.
Burada sık yapılan bir itiraz var: “Ama ben spor yapıyorum.”
Haklı bir itiraz.
Sabah veya akşam yapılan düzenli egzersizin değeri tartışılmaz. Hatta güçlü fiziksel aktivite, uzun oturma sürelerinin oluşturduğu riskin önemli bölümünü azaltabilir. Fakat spor salonında geçirilen bir saat, günün geri kalanındaki on saatlik sandalyeyi bütünüyle görünmez hâle getirmiyor. Egzersiz yapmakla gün içinde hareketli olmak birbirine yakın iki kavramdır, aynı şey değildir.
Asıl değişen belki de şehirdeki mesafelerimizden çok, hareketle kurduğumuz ilişki.
Telefon masamızda. Yemek kapıya geliyor. Toplantı ekranda. Banka cepte. Market birkaç dokunuş ötede. Bir zamanlar insanı ayağa kaldıran küçük mecburiyetlerin çoğunu teknoloji ortadan kaldırdı. Teknoloji bize zaman kazandırdı ama kazandığımız zamanın bir kısmını yine oturarak harcadık.
Bunu söylerken teknolojiyi suçlamak kolaycılık olur. Ben de bazen birkaç saat çalıştıktan sonra ayağa kalktığımda, bedenimin benden önce durumun farkına vardığını hissediyorum. Belde hafif bir sertlik, bacaklarda ağırlık… İnsan başkasına söylediği şeylerin zaman zaman kendisi için de geçerli olduğunu kabul etmeli.
Belki mesele spor salonlarından önce gündelik hayatın küçük hareketlerini geri çağırmakta.
Bir telefon konuşmasını yürürken yapmak. Asansörü her seferinde değil, bazen merdivenle değiştirmek. İki kat aşağıdaki arkadaşımıza mesaj göndermek yerine yanına gitmek. Uzun çalışma saatlerinin arasına birkaç dakikalık hareket koymak. Bunların hiçbiri kahramanlık değil. Zaten kalbin bizden istediği de kahramanlık değil.
İnsan bedeni binlerce yıllık yolculuğunda yürümeye, eğilmeye, kalkmaya, taşımaya, zaman zaman koşmaya göre biçimlendi. Biz birkaç on yılda çevremizi olağanüstü değiştirdik. Bedenimiz aynı hızla değişmedi.
Pascal, insanın bir odada sakin biçimde oturamamasını insanlık hâllerimizin kaynaklarından biri olarak görüyordu. Bugünün ironisi başka: Zihnimiz bir saniye bile yerinde durmuyor, bedenimiz saatlerce kalkmıyor. Parmak ekranda kilometrelerce yol alıyor; insanın kendisi birkaç metreyi geçmiyor.
Akşam oluyor.
Ofislerin ışıkları sönüyor. Bilgisayarın fan sesi kesiliyor. Gün boyu sandalyesinden yalnızca birkaç kez kalkmış biri otoparka iniyor, otomobiline oturuyor ve eve doğru yola çıkıyor.
Belki çağımızın en tuhaf çelişkilerinden biri budur: Dünyayı hızlandırdıkça kendimiz daha az hareket ettik.
Ve bir gün kalbimiz bize yalnızca ne yediğimizi, ne içtiğimizi değil, yıllar boyunca neden bu kadar az yürüdüğümüzü de sorabilir.