İnsan bazen hayatını hastalığa değil, hastalığı iyileştirmeye çalışan çaresizliğe teslim eder.

Bugün bu cümle bize ağır gelebilir. Çünkü modern bir ameliyathaneye girdiğimizde güven duyarız. Parlak ışıklar altında dizilmiş steril cerrahi aletler, özenle yıkanmış eller, tek kullanımlık örtüler ve görünmeyen bir disiplin... Bunların hepsi bize, bilimin insan hayatını nasıl kuşattığını hatırlatır.

Oysa bundan yaklaşık yüz altmış yıl önce aynı ameliyathaneler, umudun en kolay kırıldığı yerlerdi.

Cerrahın bıçağından kurtulan insanlar, birkaç gün sonra görünmeyen bir düşmana yeniliyordu.

Ne hasta ne ailesi ne de hekim bunun nedenini biliyordu.

1865 yılı... İskoçya'nın Glasgow kentinde sabah henüz tam aydınlanmamıştı.

Clyde Nehri'nden yükselen nem, hastanenin taş duvarlarına siniyor; dar pencerelerden içeri süzülen cılız gün ışığı, uzun koridorların karanlığını dağıtmaya yetmiyordu.

Sanayi Devrimi'nin bütün yükünü omuzlarında taşıyan şehir, daha güne başlamadan onlarca yaralı işçiyi hastanelere gönderiyordu.

O sabah sedyeyle getirilen genç bir demir işçisinin sol bacağı ağır bir makinenin altında ezilmişti.

Kaval kemiği parçalanarak derisini yırtmış, dışarı çıkmıştı.

Bugün buna "açık kırık" diyoruz.

O günlerde ise bu tanı, çoğu hasta için adeta ölüm hükmü anlamına geliyordu.

Kapının önünde bekleyen annesi, ellerini göğsünde kenetlemiş sessizce dua ediyordu.

İçeriden gelecek tek cümleye bütün hayatını bağlamıştı.

"Ameliyat başarılı geçti."

Bir annenin kulaklarının duymak isteyeceği bundan daha güzel bir söz olabilir miydi?

Belki de hayır...

Ama aynı hastanede yıllardır çalışan hemşireler, bu cümlenin çoğu zaman yalnızca kısa bir sevincin başlangıcı olduğunu biliyorlardı.

Çünkü gerçek mücadele, ameliyat bittiğinde başlıyordu.

Ameliyathanenin kapısı kapandı.

İçeride ağır bir sessizlik vardı.

Yalnızca metalin metale çarpan sesi duyuluyordu.

Gaz lambasının titrek ışığı altında dizilmiş cerrahi aletler, biraz önce başka bir hastanın bedenine dokunmuştu.

Testerenin çelik dişlerinde bir önceki ameliyatın izleri hâlâ duruyordu.

Bistüriler, pensler ve ipek dikiş iplikleri yeni hastayı bekliyordu.

Kimse cerrahi aletleri mikroplardan arındırmaya yönelik bir işlem uygulamıyordu.

Kimse görünmeyen bir tehlikeye karşı temizlemeye çalışmıyordu.

Çünkü o günün dünyasında böyle bir tehlikenin var olduğuna inanılmıyordu.

Cerrahlar ellerindeki görünen kanı temizliyor, ancak hastalık yapan görünmez mikroorganizmaların varlığından habersiz çalışıyordu.

Daha da ilginci, kanla sertleşmiş siyah önlükler birçok cerrah tarafından deneyimin ve mesleki ustalığın bir simgesi olarak görülüyordu.

Ne kadar kirliyse o kadar tecrübeli olduğuna inanılırdı.

Bugün bize ürkütücü gelen bu görüntü, dönemin tıp anlayışında sıradan bir gündü.

Bilim bazen yanlış bildiği bir gerçeğe, doğruyu bilmediğinden daha uzun süre tutunur.

Ameliyat sona erdi.

Kırık kemik yerine yerleştirildi.

Yara dikkatlice dikildi.

Kanama durduruldu.

Genç işçi yaşıyordu.

Koridordaki yüzler aydınlandı.

Annesinin gözlerinden yaşlar süzüldü.

Fakat hastanenin yaşlı hemşirelerinden biri başını önüne eğdi.

Çünkü meslek hayatı boyunca aynı sevinci defalarca yaşamış, ardından aynı acıya defalarca tanıklık etmişti.

İlk gün yükselen ateş...

İkinci gün yaranın çevresini saran kızarıklık...

Üçüncü gün irin...

Ardından ağır bir koku...

Sonra titremeler...

Ve çoğu zaman sessizce yaklaşan ölüm...

Hekimler bu tabloyu farklı isimlerle açıklamaya çalışıyordu.

Hospital gangrene...

Erysipelas...

Piyemi...

Bugün bu tabloların büyük bölümünün bakteriyel enfeksiyonlarla ilişkili olduğunu biliyoruz.

Ancak on dokuzuncu yüzyılın ortalarında mikroorganizmaların enfeksiyonlara yol açtığı gerçeği henüz cerrahi pratiğinde kabul görmemişti.

Sepsis ve kan dolaşımı enfeksiyonlarına ilişkin bilgiler de bugünkü bilimsel anlamına ulaşmamıştı.

Enfeksiyonlar çoğu zaman "kötü hava", çevre koşulları ya da hastanın zayıf bünyesiyle açıklanıyordu.

Özellikle açık kırıklar...

Glasgow Royal Infirmary'nin cerrahi koğuşlarında bu hastaların önemli bir kısmı enfeksiyon nedeniyle kaybediliyordu.

Cerrahlar kemikleri kurtarıyor, görünmeyen bir düşman insanları hayattan koparıyordu.

Hastanenin uzun koridorlarında bütün bunları sessizce izleyen genç bir cerrah vardı.

Meslektaşları bunun kaçınılmaz olduğuna inanıyordu.

O ise her ölümün ardında cevabı henüz bulunmamış bir soru olduğuna inanıyordu.

Belki sorun hastalarda değildi.

Belki ameliyat tekniğinde de değildi.

Belki de insan gözünün göremediği kadar küçük bir yerde saklanıyordu.

Bu düşünce, o yıllarda birçok kişiye hayal gibi gelebilirdi.

Ama bilim tarihi bize büyük değişimlerin çoğu zaman tek bir soruyla başladığını öğretir.

O genç cerrah da yalnızca bir soru sormuştu:

"Eğer ameliyat başarılı geçtiyse, insanlar neden ölüyor?"

İşte bu soru, birkaç yıl sonra modern cerrahiyi baştan aşağı değiştirecek yolculuğun ilk adımı olacaktı.

O genç cerrahın adı ise o günlerde henüz çok az kişinin bildiği bir isimdi.

Joseph Lister...

İkinci bölüm yarın yayınlanacak.