Bir zamanlar ameliyat masasına yatmak, yalnızca ölümü göze almak değildi. İnsan, birazdan bedeninin kesileceğini biliyor; bıçağı görüyor, cerrahların konuşmalarını duyuyor ve kaçmaması için bazen bağlanıyor, bazen de çevresindekiler tarafından tutuluyordu. Afyon ve alkol hastayı sersemletebiliyor ama acıyı güvenilir biçimde susturamıyordu. Cerrahın mahareti yalnızca ne kadar iyi ameliyat yaptığıyla değil, bıçağını ne kadar hızlı kullandığıyla da ölçülüyordu. Sonra insanlık, binlerce yıldır kend
30 Eylül 1811.
Paris'te bir odanın kapısı açıldı. İçeri siyahlar giymiş yedi adam girdi. Odanın ortasında 59 yaşındaki İngiliz yazar Frances “Fanny” Burney vardı. Bir süredir sağ memesindeki hastalık nedeniyle hekimlerin gözetimindeydi ve artık ameliyat kaçınılmaz hâle gelmişti.
Bugün olsa ameliyathaneye götürülecek, damar yolu açılacak, monitörlere bağlanacak, anestezi hekimi başucunda duracak ve birkaç saniye sonra hiçbir şey hissetmeyeceği derin bir uykuya dalacaktı.
Ama yıl 1811'di.
Henüz modern cerrahi anestezi yoktu.
Burney birazdan ne olacağını biliyor, daha da kötüsü, olacakların tamamına uyanıkken katlanmak zorunda olduğunu da biliyordu. Cerrahların arasında Napolyon ordusunun ünlü cerrahlarından Dominique Jean Larrey de bulunuyordu. Hazırlıklar yapıldı, Burney yatırıldı ve yüzünün üzerine ince bir örtü kapatıldı. Bıçağı görmemesi belki bir merhamet sayılıyordu.
Fakat görmemek, hissetmemek değildi.
Cerrahın bıçağı bedenine değdiğinde Burney çığlık atmaya başladı. Aylar sonra kız kardeşine yazdığı mektupta o anı, korkunç çeliğin memesine saplanarak damarları, eti ve sinirleri kestiği sırada çığlıklarını bastırmasının mümkün olmadığını söyleyerek anlatacaktı.
Bu satırları yazan bir tarihçi değildi. Ameliyatı seyreden bir hekim de değildi.
Bıçağın altındaki insanın kendisiydi.
Burney'nin anlatımına göre çığlıkları kesi boyunca sürdü. Bıçak bedeninden çekildiğinde de acı sona ermedi. Operasyon devam ederken iki kez bayılmış olabileceğini düşündüğünü, belleğinde yaşananları birbirine bağlamasını engelleyen büyük kopukluklar kaldığını yazdı.
Fanny Burney hayatta kaldı ve ameliyattan sonra 28 yıldan fazla daha yaşadı. Fakat geride bıraktığı mektup, anesteziden önce ameliyat masasına yatan bir insanın neler yaşayabildiğini iki asır sonra bile hissettiriyor.
Sanki o odadan hâlâ bir çığlık geliyor.
Çünkü Burney'nin yaşadığı şey istisna değildi.
İstisnai olan, yaşadıklarını böylesine ayrıntılı anlatabilmesiydi.
İnsan bedenini de tutmak gerekiyordu
Anestezi öncesindeki ameliyatlarda cerrahın karşısındaki sorun yalnızca hastalıklı organ değildi. Bir de dayanılmaz acıya karşı içgüdüsel olarak kendini korumaya çalışan insan bedeni vardı.
İnsan acı karşısında bağırır, kasılır, elini ya da ayağını çeker, kaçmaya çalışır. Bu nedenle bazı hastalar ameliyat sırasında fiziksel olarak tutuluyor, bazıları ise çeşitli biçimlerde sabitleniyordu. Yüzyıllar boyunca afyon, alkol ve farklı bitkisel maddelerle acının azaltılması ya da hastanın sersemletilmesi denenmişti; ancak güvenilir ve tekrarlanabilir bir cerrahi anestezi henüz yoktu.
Bir düşünün.
Bacağınızın kesilmesi gerekiyor. Karşınızda cerrah, yanında birkaç yardımcı var. Size belki alkol, belki afyon veriliyor; ama hâlâ olanların farkındasınız. Sonra bedeniniz sabitleniyor. Çünkü acı başladığında kaçmaya çalışabileceğiniz biliniyor.
Ve herkesin bildiği bir gerçek var:
Cerrah ne kadar hızlıysa, acınız o kadar kısa sürecek.
Bu nedenle anestezi öncesi çağın büyük cerrahları yalnızca bilgileriyle değil, hızlarıyla da ün kazanıyordu. Hız bazen gösteri değil, merhametti. Bir uzvun birkaç dakika yerine çok daha kısa sürede kesilmesi, insanın o korkunç acıyı daha az süre yaşaması demekti.
O günlerde bazen asıl cesaret ameliyatı yapanın değil, masaya yatanın cesaretiydi. İnsan hastalığından korkuyordu ama kimi zaman tedavisinden daha fazla korkuyordu.
Belki de anestezinin gerçek hikâyesi tam burada başladı.
Bir laboratuvarda değil.
Bir şişe eterin içinde değil.
Önce bir çığlıkta.
Bir askerin kesilen bacağında.
Bir annenin doğum sancısında.
Bir kadının memesini kaybettiği o masada.
Ve insanlığın önünde giderek büyüyen bir soruda:
Bir insanın hayatını kurtarmak için ona bu kadar acı çektirmek gerçekten zorunda mıyız?
Fikir vardı, ama ameliyat masasına ulaşması kırk yıl sürdü
1800 yılında genç İngiliz kimyager Humphry Davy, nitröz oksit üzerinde yaptığı deneylerde gazın ağrıyı azaltabildiğini fark etti ve cerrahi operasyonlarda kullanılabileceğini açıkça öne sürdü.
Fikir oradaydı.
Gaz oradaydı.
Acı çeken insanlar da oradaydı.
Fakat bir düşüncenin tıbbı değiştirmesi için laboratuvardan çıkıp ameliyat masasının başına ulaşması gerekiyordu. Bunun için kırk yıldan fazla beklenecekti.
Sonunda birbirinden habersiz ya da birbirinin yoluna sonradan dokunan birkaç insan aynı sorunun peşine düştü. Biri küçük bir kasabada çalışan bir hekimdi. Biri önce kendi dişini çektirecek kadar cesur bir diş hekimi. Bir diğeri ise bütün tıp dünyasını ikna etmeye kararlı başka bir diş hekimiydi.
Hepsinin aradığı şey aynıydı:
İnsan bedenini keserken insanın acısını susturabilmek.
Crawford Long: Acıyı susturdu ama dünyaya geç duyurdu
Georgia'nın Jefferson kasabası, 1842 yılında dünyanın önemli bilim merkezlerinden biri değildi. Crawford Williamson Long da büyük akademilerin tanınmış bir bilim insanı değil, hastalarını yakından tanıyan bir kasaba hekimiydi.
Long'un dikkatini, o yıllarda gençler arasında düzenlenen ve “ether frolics” olarak adlandırılan eter eğlenceleri çekmişti. İnsanlar eter soluyor, kontrolsüz biçimde hareket ediyor, bazen düşüp yaralanıyor; ancak eterin etkisi geçene kadar acıyı fark etmeyebiliyordu.
Başkalarının yalnızca eğlence olarak gördüğü şeyin içinde Long başka bir ihtimal gördü:
Acı gerçekten geçici olarak susturulabilir miydi?
30 Mart 1842'de James Venable adlı genç hastasının boynundaki bir oluşumu çıkarması gerekiyordu. Long hastasına eter soluttu ve operasyonu gerçekleştirdi. Venable işlem sırasında ağrı duymadığını söyledi.
Böylece modern cerrahi tarihinde belgelenmiş ilk başarılı eter anestezisi uygulamalarından biri, büyük bir üniversite hastanesinde değil, Georgia'daki küçük bir kasabada gerçekleşti.
Ancak Long sonuçlarını hemen yayımlamadı. Daha sonra, tek bir başarılı uygulamanın kendisi için yeterli olmadığını; gördüğü acısızlığın gerçekten eterden kaynaklandığından emin olmak için daha fazla vaka görmek istediğini açıklayacaktı.
Eteri başka hastalarda kullandı.
Gözlem yaptı.
Bekledi.
Fakat bilimde bazen haklı çıkmak için beklediğiniz zaman, tarihteki yerinizi başkasına bırakmanıza yetebilir.
Long sonuçlarını ancak 1849'da yayımladığında dünya çoktan başka isimleri konuşuyordu.
Acıyı susturmuştu.
Ama keşfinin sesini dünyaya geç duyurmuştu.
Doğruyu bulmak bazen yetmez. Bazen onu zamanında söylemek de gerekir.
Horace Wells: Bir gösteri salonunda kırılan hayal
İki yıl sonra başka bir adam aynı sorunun peşindeydi.
Horace Wells bir diş hekimiydi. Her gün koltuğuna oturan insanların dişleri çekilirken yaşayacakları acıyı bildiklerini görüyordu.
10 Aralık 1844'te Hartford'da nitröz oksidin eğlence amacıyla kullanıldığı bir gösteriyi izledi. Gazı soluyanlardan biri bacağını yaraladığı hâlde o anda acı hissetmediğini söyledi.
Wells'in aklına hemen aynı soru geldi:
Bir insan yaralandığını hissetmiyorsa, bu gaz diş çekimindeki acıyı da engelleyebilir miydi?
Ertesi gün başkasını denek olarak kullanmadı.
Önce kendisi koltuğa oturdu.
Nitröz oksit soludu ve meslektaşı John Riggs onun dişini çekti.
Deneyim başarılıydı.
Wells daha sonra yöntemi başka hastalarında da kullanmaya başladı. Fakat kendi muayenehanesindeki başarı ona yetmedi; tıp dünyasını ikna etmek istedi.
1845'in başlarında Boston'da hekimler ve öğrenciler önünde bir gösteri yaptı. Hasta işlem sırasında ses çıkarınca salondakiler uygulamayı başarısız kabul etti. Neden yeterli anestezi sağlanamadığı bugün kesin olarak bilinmiyor; yetersiz gaz verilmiş olması olasılıklardan biri.
Fakat o gün salondakilerin gördüğü şey basitti:
Acısız diş çekimi vaat eden bir adam.
Ve işlem sırasında ses çıkaran bir hasta.
Bir insanın büyük bir umutla sarıldığı fikrin, birkaç dakikalık bir gösteride nasıl çöktüğünü düşünün.
Wells ağır bir hayal kırıklığı yaşadı. Fakat onun fikri ölmedi.
Çünkü bazı fikirler, onları ortaya atan insan yenilse bile yaşamaya devam eder.
Wells'in hayatının son dönemi ise giderek karanlıklaştı. Kendi üzerinde kloroform deneyleri yaptığı bir dönemde ağır bir ruhsal ve davranışsal kriz yaşadı. 1848'de New York'ta yaşanan bir olayın ardından tutuklandı ve henüz 33 yaşındayken hapiste yaşamına son verdi.
Belki de trajedisi şuydu:
Doğru kapıyı bulmuştu. Ama o kapıyı bütün dünyanın önünde açacağı gün, anahtar dönmedi.
William Morton: Dünyanın gördüğü adam
Horace Wells'in başarısız gösterisini bilenlerden biri eski çalışma arkadaşı William Thomas Green Morton'du.
Morton da diş hekimiydi. Ancak onun hikâyesi Long ve Wells'ten farklı ilerleyecekti. Çünkü tarih yalnızca ne yaptığınızı değil, bazen bunu nerede ve ne zaman yaptığınızı da hatırlar.
16 Ekim 1846'da Boston'daki Massachusetts General Hospital'ın, bugün Ether Dome olarak bilinen cerrahi amfisinde hekimler ve öğrenciler toplanmıştı. Genç hasta Gilbert Abbott'un boynundaki bir oluşum çıkarılacaktı. Cerrah John Collins Warren'dı.
Salondakiler birazdan neler olacağını bildiklerini sanıyordu.
Bıçak tene değecek.
Hasta bağıracaktı.
Çünkü ameliyat hep böyle olmuştu.
Morton, Abbott'u eterin etkisi altına aldı. Warren operasyonu gerçekleştirdi.
Salon bekledi.
Ama beklenen çığlık gelmedi.
Bu, eterin cerrahide ilk kullanımı değildi. Crawford Long bunu yıllar önce yapmıştı.
Fakat 16 Ekim 1846'daki gösteri başka bir şey yaptı:
Dünyayı ikna etti.
Eterle cerrahi anestezinin gücü tıp dünyasının gözleri önünde ortaya konmuş, haber hızla yayılmaya başlamıştı. Cerrahlar artık yalnızca daha hızlı ameliyat etmeyi değil, daha uzun ve karmaşık girişimleri de düşünebilecekti.
Cerrahinin dünyası değişiyordu.
Ama büyük keşiflerin ardından bazen büyük kavgalar gelir.
Acıyı susturdular, kendi kavgalarını susturamadılar
Eterin başarısıyla birlikte tek bir soru giderek büyüdü:
Bu keşif kimin?
Crawford Long öncelik iddiasını 1842'deki uygulamalarına dayandırıyordu. Horace Wells nitröz oksitle ağrısız diş çekiminin mümkün olduğunu gösterdiğini savunuyordu. William Morton ise eteri tıp dünyasının gözü önünde başarıyla kullanan kişi olarak öne çıkıyordu. Charles Thomas Jackson da Morton'a bilimsel bilgi ve yönlendirme sağladığını ileri sürüyordu.
Morton ve Jackson, 27 Ekim 1846'da anestezi uygulamasıyla ilgili patent başvurusunda bulundu. Patent 12 Kasım'da verildi. Kullanılan anestezik madde “Letheon” adıyla sunulmuş ve bunun eter olduğu başlangıçta açıklanmamıştı. Ancak gerçek kısa sürede ortaya çıktı.
Böylece insanlığın acısını azaltan en büyük tıbbi gelişmelerden birinin çevresinde para, patent ve öncelik tartışmaları başladı.
Ne tuhaf değil mi?
Ameliyat masasındaki çığlığı susturmayı başarmışlardı.
Ama kendi aralarındaki “İlk kim buldu?” kavgasını susturamamışlardı.
Belki de bilim tarihi yalnızca keşiflerin değil, insanların da tarihidir.
Hırsların.
Hayal kırıklıklarının.
Geç kalmışlıkların.
Unutulma korkusunun.
Ve haklı çıkma arzusunun.
Peki anesteziyi gerçekten kim buldu?
Humphry Davy mi?
Çünkü 1800 yılında nitröz oksidin cerrahi ağrıda kullanılabileceğini öngörmüştü.
Crawford Long mu?
Çünkü eteri cerrahide 1842'de kullandı.
Horace Wells mi?
Çünkü nitröz oksidi diş hekimliğinde anestezi amacıyla kullandı.
William Morton mu?
Çünkü eterin gücünü 1846'da tıp dünyasının gözü önünde başarıyla gösterdi.
Charles Jackson mı?
Çünkü Morton'un eter kullanımındaki bilimsel yönlendirmesinde rol oynadığını savundu.
Belki de en dürüst cevap şudur:
Hiçbiri tek başına.
Davy fikrin kapısını araladı. Long cerrahi eteri uyguladı. Wells nitröz oksidi diş hekimliğinde kullandı. Morton eter anestezisini bütün tıp dünyasının önüne taşıdı. Jackson ise bilimsel danışmanlık ve öncelik tartışmasının içinde yer aldı.
Modern anestezi, tek bir insanın bir gecede yaptığı bir keşif değil; birçok insanın birbirine eklenen adımlarının sonucuydu.
Biz tarihi tek kahraman üzerinden anlatmayı severiz.
Ama bilimin koridorları kalabalıktır.
Birinin gördüğünü diğeri dener.
Birinin başaramadığını diğeri başarır.
Birinin yaptığı ama duyuramadığı şeyi başka biri dünyanın önüne çıkarır.
Ve bazen tarihte en çok hatırlanan kişi, hikâyenin yalnızca son halkasıdır.
Acı bitmedi, ama artık kader değildi
16 Ekim 1846'dan sonra dünya bir gecede değişmedi.
Ama geri dönüşü olmayan bir kapı açılmıştı.
Eter farklı ülkelere hızla yayıldı. Ardından yeni maddeler denendi. 1847 yılında İskoç hekim James Young Simpson, kloroformun anestezik özelliklerini deneyerek kullanımının yaygınlaşmasında öncü oldu ve aynı yıl kloroformu obstetride de kullanmaya başladı.
Kloroform güçlü ve kullanışlı görünüyordu; ancak ilerleyen yıllarda ciddi riskleri de anlaşılacaktı.
İnsanlık artık yalnızca:
“Acıya nasıl dayanacağız?”
diye sormuyordu.
Yeni soru şuydu:
“Acıyı en güvenli biçimde nasıl ortadan kaldıracağız?”
Ve bu soru zamanla yeni bir uzmanlık alanını doğurdu:
Anesteziyoloji.
Bugün ameliyathanede hastanın başucunda duran anestezi hekimi yalnızca “uyutan kişi” değildir. Nefesi yönetir, kalbi izler, kan basıncını kontrol eder, ağrıyı önler ve cerrah ameliyatını yaparken hastanın yaşamla arasındaki görünmez dengeyi korur.
Bütün o monitörlerin, cihazların ve modern ilaçların arkasında ise hâlâ aynı eski soru vardır:
Bir insanın hayatını kurtarırken ona acı çektirmek zorunda mıyız?
İnsanlık sonunda bu soruya:
Hayır.
demeyi öğrendi.
Bir maske yüzünüze yaklaşırken
Bugün hiçbir hasta ameliyat masasına uzanırken Humphry Davy'yi düşünmüyor. Crawford Long'un küçük bir kasabada yaptığı uygulamayı bilmiyor. Horace Wells'in bir gösteri salonunda yaşadığı kırılmayı hatırlamıyor. William Morton'un Boston'daki o amfiye girerken taşıdığı iddiayı düşünmüyor.
Fanny Burney'nin çığlıklarını da duymuyor.
Ama aslında onların hikâyesinin devamında yatıyor.
Bir maske yüzünüze yaklaşıyor ya da bir ilaç damarınızdan giriyor. Sesler yavaşça uzaklaşıyor, ışıklar bulanıklaşıyor. Bir cerrah birazdan bedeninize dokunacak.
Ama siz hissetmeyeceksiniz.
Bugün bize son derece sıradan gelen bu birkaç saniyenin arkasında insanlığın binlerce yıllık acısı var.
Masalara bağlanan insanlar.
Bıçağı görmemek için yüzüne örtü çekilen kadınlar.
Dişi çekilirken bağıran hastalar.
Bir laboratuvarda geleceği gören genç bir kimyager.
Bir kasabada eteri kullanan ama sonuçlarını yıllarca yayımlamayan bir doktor.
Kendi dişini çektirerek fikrini önce kendi bedeninde sınayan bir diş hekimi.
Herkesin önünde başarısız olup tarihin kenarına itilen bir adam.
Ve bir gün Boston'da sessiz kalan bir ameliyathane.
Belki anestezinin gerçek mucidi tek bir insan değildir.
Belki onun gerçek mucidi, acının kaçınılmaz olmadığını düşünebilen bütün o insanlardır.
Deneyenler.
Yanılanlar.
Geç kalanlar.
Başaranlar.
Ve kendilerinden sonra gelecek insanların bir daha aynı çığlıkları atmaması için bilinmeyene doğru yürüyenler.
16 Ekim 1846'da Boston'daki o ameliyathanede bir insan uyudu.
Fakat aslında o gün başka bir şey uyandı:
İnsanın acıya boyun eğmek zorunda olmadığı düşüncesi.