Ortadoğu’da yükselen gerilim, yalnızca sınırları, enerji hatlarını ve ticaret koridorlarını tehdit etmiyor. Daha sessiz ama daha hayati bir damarı da sıkıştırıyor: hastanelerin tedarik zincirini.
Medscape’in değerlendirmesi ile Reuters’ın sahadan aktardıkları aynı noktada buluşuyor; savaş ve hava sahası kısıtları, özellikle soğuk zincir gerektiren biyolojik ürünler ve onkoloji ilaçları başta olmak üzere sağlık sistemlerini kırılgan hale getiriyor. Reuters’a göre Dubai, Abu Dabi ve Doha gibi ana aktarma merkezlerindeki aksamalar, kritik ilaç sevkiyatlarını alternatif rotalara itmiş durumda; İstanbul da bu alternatiflerden biri olarak anılıyor. Aynı haberde, kritik ve hayat kurtarıcı ilaç taşımacılığının belkemiğini oluşturan küresel hava kargosunun beşte birinden fazlasının Orta Doğu’daki bozulmadan etkilendiği belirtiliyor. 
Bu gelişmeyi sadece “bölgesel kriz” diye okuyup geçmek, göz göre göre stratejik körlük üretmektir. Çünkü mesele artık sadece bir ülkenin ilaç satın alıp alamayacağı değildir. Mesele, kriz anında kendi vatandaşının tedavisini kendi iradesiyle sürdürebilip sürdüremeyeceğidir. Bir ülke savaşta cephanesiz kalırsa nasıl savunmasız hale gelirse, büyük krizlerde ilacsız kalırsa da aynı ölçüde savunmasız kalır. Tankı dışarıdan almanın bedeli neyse, hayati ilacı dışarıdan beklemenin bedeli de odur. Sadece adı farklıdır. Biri sınırı korur, diğeri milleti hayatta tutar.
Reuters’ın aktardığı tablo ürkütücüdür. Sıcak bölgedeki hava ve deniz güzergâhlarının bozulması nedeniyle ilaç şirketleri sevkiyatları yeniden planlıyor, karadan erişim arıyor, soğuk zincir koridorlarını anlık olarak yeniden kurmaya çalışıyor. Aynı haberde, kısa raf ömrüne sahip ve sıcaklık hassasiyeti bulunan bazı ürünlerde, özellikle kanser ilaçlarında, stokların dört ila altı hafta içinde baskı altına girebileceği uyarısı yer alıyor. Sorunun yalnızca ilacın kendisi olmadığı da açıkça ifade ediliyor; flakon tıpası, IV torba plastiği ve ambalaj bileşenleri gibi küçük görünen parçaların dahi tedarikinin aksaması, tedaviyi doğrudan sekteye uğratabiliyor. 
Türkiye tam da burada durup aynaya bakmalıdır. Çünkü bizim için asıl soru şudur: Yarın benzer bir fırtına daha sert estiğinde, reçeteyi yazan hekim ilacı rafta bulabilecek mi? Yoğun bakım uzmanı, ameliyathane ekibi, onkoloji servisi, çocuk hastanesi, transplantasyon merkezi, yeni doğan ünitesi, hepsi aynı güvenle çalışabilecek mi? Bu soruların cevabı sadece sağlık politikasıyla ilgili değildir. Bunlar doğrudan milli güvenlik sorularıdır.
Elbette Türkiye’nin eli tamamen boş değildir. Devletin ve sektörün biriktirdiği ciddi bir üretim tecrübesi vardır. İEİS’in 2024 sektör raporuna göre, 2024 yılında 876 milyon dolarlık ilaç hammaddesi ithalatına karşılık 2,22 milyar dolarlık bitmiş ürün ihracatı gerçekleştirildi. Bu, Türkiye’nin ilaçta sıradan bir pazar değil, üretim kabiliyeti olan bir ülke olduğunu gösteriyor. Aynı veri, çok daha önemli bir gerçeği de söylüyor: Biz üretim yapıyoruz ama üretimin kritik damarlarından biri olan hammadde cephesinde hâlâ dışarıya güçlü biçimde bağlıyız. 
Nitekim AIFD’nin 2025 Türkiye İlaç Sektörü Raporu, etkin madde üretiminde bu kırılganlığı daha da net gösteriyor. Raporda, Türkiye’de ilaç hammaddelerinin yüzde 80’inden fazlasının ithalat yoluyla sağlandığı belirtiliyor. Aynı belgede, geçmiş çalışmalara göre yerli üretilebilen etkin madde sayısının sınırlı olduğuna dikkat çekiliyor. Bu tablo, kutu üretmenin tek başına yeterli olmadığını, asıl meselenin molekülün ve etkin maddenin zincirini elinde tutmak olduğunu gösteriyor. Çünkü ambalaj sizin olabilir, tablet sizin fabrikadan çıkabilir, ama o ilacı mümkün kılan ana bileşen dışarıdan geliyorsa, bağımsızlık hâlâ eksiktir. 
Üstelik dünya ilaç sanayisi eski dünya değildir. Cumhurbaşkanlığı Strateji ve Bütçe Başkanlığı’nın 2025 tarihli “Sağlık Sisteminde İlaç” raporu, küresel pazarın kimyasal moleküllerden biyolojik moleküllere doğru kaydığını ve biyoteknolojik ilaçların payının hızla arttığını vurguluyor. Aynı rapora göre Türkiye, 2022’de dünya ilaç pazarı sıralamasında 21’inci sırada yer aldı ve önümüzdeki yıllarda daha üst sıralara çıkma potansiyeli taşıyor. Bu, önemli bir fırsattır. Ama fırsatla yetinmek başka, onu sanayi stratejisine dönüştürmek başkadır. 
İşte tam bu yüzden ilaç sanayii artık yalnızca yatırım teşvikiyle, fiyat kararnamesiyle, geri ödeme listesiyle konuşulacak bir alan olmaktan çıkmalıdır. Bu alan, savunma sanayi mantığıyla ele alınmalıdır. Nasıl ki Türkiye savunma alanında “alıcı ülke” psikolojisini kırıp tasarlayan, üreten, ihraç eden bir yapıya yöneldiyse; ilaçta da benzer bir kırılma şarttır. Etkin madde üretimi, biyoteknolojik ilaç, aşı platformları, steril enjektabl kapasitesi, kan ürünü ve plazma türevleri, tıbbi sarf ve kritik ambalaj bileşenleri artık birer teknik başlık değil, birer beka başlığıdır.
Çünkü kriz anlarında piyasa romantizmi işlemez. “Parasını verir alırız” cümlesi, savaş zamanlarının en pahalı saflığıdır. Hava sahaları kapandığında, sigorta maliyetleri fırladığında, konteynerler geciktiğinde, limanlar sıkıştığında, taşıma ısısı bozulduğunda para her kapıyı açmaz. Nitekim Reuters’ın haberinde de görüldüğü gibi, sektör bugün için ayakta kalmaya çalışsa da bu, sürekli rota değiştirerek, ek maliyet yüklenerek ve hasta önceliğine göre sevkiyat sıralayarak yapılıyor. Yani sistem normal çalışmıyor, sadece düşmemek için direniyor. 
Türkiye artık şu kararı vermek zorundadır: İlaç sanayisini ticari bir sektör mü sayacağız, yoksa stratejik egemenlik alanı mı? Benim cevabım nettir. Nasıl İHA’lar, radarlar, füze sistemleri ve elektronik harp teknolojileri bu ülkenin güvenlik mimarisinin parçasıysa, ilaç hammaddesi ve ileri biyoteknoloji tesisleri de aynı mimarinin parçası olmalıdır. Savunma sanayiinde gösterdiğimiz irade, ilaçta gösterilmediği sürece başarı yarım kalır. Çünkü cephede askeri ayakta tutan mühimmat neyse, milletin bedenini ayakta tutan da ilaçtır.
Bugün atılacak adım bellidir: etkin madde üretiminde büyük ölçekli yerlileşme, biyoteknolojik ilaçta kamu destekli sıçrama, üniversite-sanayi-kamu arasında savunma kümelenmesini andıran yeni bir yapı ve kritik ürünlerde ulusal stok aklı. Türkiye bunu yapabilecek insan kaynağına da, sanayi geleneğine de, jeopolitik gerekçeye de sahiptir. Eksik olan şey kapasite değil; meseleyi doğru isimle çağırma cesaretidir.
Ve artık o ismi koymanın zamanı gelmiştir: İlaç sanayii bir ekonomi başlığı değil, milli güvenlik meselesidir.