​Pellagra, XVIII. yüzyıldan bu yana özellikle İspanya ve Avrupa'da gözlemlenen bir hastalıktı; ancak XX. yüzyılın başlarında Amerika’nın güney eyaletlerinde adeta bir epidemi halini almıştı. Her yıl binlerce insan bu hastalık nedeniyle hayatını kaybediyordu. Pellagra vakalarında temel olarak "4D" olarak bilinen semptomlar kümesi gözlemleniyordu: Diyare (ishal), demans (bunama), dermatit (cilt iltihabı) ve ölüm (Death). Bu belirtilerin bazı deri ve bağırsak enfeksiyonlarıyla benzerlik göstermesi nedeniyle, dönemin bilim dünyası Pasteur ve Koch’un öncülüğünü yaptığı "Mikrop Teorisi"nin etkisi altındaydı. Bu nedenle hastalığın mikrobik kaynaklı olduğu tahmin ediliyor, buna yönelik yetersiz tedavi ve önleyici tedbirler uygulanıyordu.
​1914 yılında pellagra, ABD’nin güney eyaletlerinde kontrol edilemez bir boyuta ulaşınca, hükümet hastalığın kaynağını araştırması için Dr. Joseph Goldberger’i görevlendirdi. Goldberger, sahaya iner inmez hastaların sosyo-ekonomik durumlarını ve uğraşlarını incelemeye başladı. Vakaların daha çok mahkumlar, yetimler ve yoksul işçiler arasında yoğunlaştığını fark etti. Diğer saha hekimleri hastalığın mısırdaki bir mantardan ya da sineklerden bulaştığını iddia etse de Goldberger önemli bir ayrıntıyı yakaladı: Yetimhanelerdeki çocukların çoğu hastayken, onlarla sürekli temas halinde olan hekimler, bakıcılar ve personelde hiçbir belirti yoktu.
​Bu gözlem, hastalığın hava veya temas yoluyla bulaşmadığı kanısını güçlendirdi ve odağı beslenme alışkanlıklarına çevirdi. Hastalara ve çocuklara uzun süre sadece mısır bazlı, ucuz ve standart öğünler verildiğini; et, süt ve taze sebze gibi temel gıdalardan mahrum bırakıldıklarını tespit etti. Ancak bu hipotezi kanıtlamak için somut bir delile ihtiyacı vardı.
​1915 yılında Goldberger, gıda kaynaklı teorisini ispat etmek amacıyla Rankin Hapishanesi yönetimiyle anlaştı. O dönemde mahkumlar ve köleler üzerinde deney yapmak her ne kadar yaygın olsa da, günümüz etik standartları ve "bilgilendirilmiş onam" ilkesine göre bu uygulama büyük bir ihlal teşkil etmektedir. 11 mahkum, araştırma sonucunda özgürlüklerine kavuşma şartıyla 6 aylık ağır bir diyet rejimine tabi tutuldu. Mahkumlara her gün sadece domuz yağı, bisküvi ve mısır unundan oluşan bir diyet uygulandı; et, süt ve sebze verilmedi. Birkaç ay içinde mahkumlarda hastalığın belirtileri görülmeye başladı. Deneyin ağırlığı nedeniyle çekilmek isteyenlere izin verilmedi. Goldberger, daha sonra mahkumları zengin bir beslenme programına alınca semptomların ortadan kalktığını gözlemledi.
​Dr. Joseph Goldberger elde ettiği bu sonuçları ilan ettiğinde, bilimsel camianın bunu hızla kabul edeceğini umuyordu. Ancak sonuçlar, Güney eyaletlerinin yöneticileri için siyasi bir risk taşıyordu; çünkü bu durum bölgedeki yoksulluğun ve yönetim zafiyetinin bir kanıtı olarak görülebilirdi. Ayrıca, dönemin hekimleri yerleşik Mikrop Teorisi'ne olan sarsılmaz inançları nedeniyle Goldberger’in bulgularını reddettiler. Goldberger üzerinde yoğun bir baskı oluşmaya başladı.
​1916 yılında Goldberger, teorisini en radikal şekilde ispatlamak için "pislik partileri" (filth parties) olarak adlandırılan deneyleri kendi üzerinde uygulama kararı aldı. Goldberger, eşi ve gönüllü yardımcıları; hastaların deri döküntülerini, salgılarını ve kanını unla karıştırıp yuttular. Hastalarla uzun süre aynı odada kalmalarına rağmen hiçbir bulaşma gerçekleşmedi. Bu, hastalığın mikrobik olmadığını kesin olarak kanıtlasa da, siyasi ve bilimsel direnç nedeniyle konu bir süreliğine kapatıldı.
​Goldberger, hayatının geri kalanını bu gizemli eksikliğin ne olduğunu bulmaya adadı. Köpeklerde görülen "Kara Dil" (Black Tongue) hastalığının pellagra ile benzerliğini fark ederek araştırmalarını bu yöne kaydırdı. 1922-1927 yılları arasında yaptığı çalışmalarla, karaciğer ve bira mayasının iyileştirici etkisini keşfetti ve bu maddeye "Pellagra-Preventive" (Pellagra Önleyici) faktör adını verdi. Goldberger, 1929 yılında böbrek kanserinden vefat etti. Ölümünden birkaç yıl sonra Conrad Elvehjem, Goldberger'in çalışmalarından yola çıkarak bu eksikliğin B3 vitamini (Niasin) ve triptofan eksikliği olduğunu keşfetti.
​Goldberger’in mücadelesi, bilim insanlarının yerleşik dogmalarla ve siyasi engellerle savaşırken ne denli büyük riskleri göze aldığının en çarpıcı örneklerinden biridir.