İskoç yazar Robert Louis Stevenson’ın kaleme aldığı Dr. Jekyll ve Bay Hyde, 19. yüzyıl Viktorya toplumunun ikiyüzlü ahlak anlayışına karşı bir başkaldırı niteliğindedir. Duyguların ve dürtülerin bastırılmasının erdem, saygınlığın ise toplumsal itibar ve görünüşle ölçüldüğü bu burjuva dünyasında mesele iyi olmak değil, iyi görünmektir.

Defalarca sinemaya ve sahneye uyarlanan, gotik edebiyatın en çarpıcı metinlerinden biri olan kitabı ilk okuduğumda beni en çok şaşırtan, yazıldığı yıl olmuştu. Stevenson’ın 1886’da edebiyat aracılığıyla sezgisel olarak ortaya koyduğu bu psikolojik çatışma, birkaç on yıl sonra Freud’un bilinçdışını merkeze alan çalışmalarıyla modern psikodinamik düşüncenin konusu olacak, Jung’un kuramında ise persona ve gölge kavramlarıyla daha özgül bir anlam kazanacaktır. Stevenson ise henüz bu kavramsal dil ortada yokken, insanın bilinçli benliği ile bastırdığı yanı arasındaki çatışmayı edebiyatın merkezine yerleştirmiştir.

Stevenson, Dr. Jekyll ve Bay Hyde üzerinden, Jung’un daha sonra persona ve gölge kavramlarıyla açıklayacağı çatışmayı son derece çarpıcı bir biçimde ortaya koyar. Dr. Jekyll, saygın ve başarılı bir hekim ve bilim insanıdır. Toplumun karşısındaki "saygın beyefendi" personasının ardında ise bastırılmış cinsellik, arzu, bencillik ve saldırganlık vardır. Jekyll, bu kabul edilemez yanlarından duyduğu utançtan kurtulmak için etik sınırları aşan bir deney gerçekleştirir. Amacı, kendisinde reddettiği, kabul etmediği ve kendisine yakıştırmadığı özellikleri kendisinden ayırmaktır. Ve bu özellikler Bay Hyde’da beden bulur.

Başlangıçta bu ayrışma Jekyll için bir özgürleşme duygusu yaratır. Artık toplumun kurallarına, itibarına ve kendi ahlaki imgesine bağlı kalmadan arzularını yaşayabilecektir. Ancak hesaba katmadığı temel gerçek şudur: Hyde’da bulunan ve Jekyll’ın kendisinden ayırmaya çalıştığı her şey yine Jekyll’a aittir.

Jekyll’ın asıl trajedisi, içinde bir Hyde taşıması değil, Hyde’ın kendisine ait olduğunu kabul etmemesidir.

Psikanalitik bakış açısıyla insan, yalnızca bilincinden ibaret değildir; bilinçdışı süreçleriyle birlikte bir bütündür. Bilinçdışına ittiğimiz şey ortadan kaybolmaz; başka bir yoldan geri döner. Jekyll, Hyde’ı kendisinin bir parçası olarak kabul etmek yerine ondan kaçtıkça, gölge tarafı giderek güçlenir. Bastırdığı öfke, arzu ve yıkıcılık hayatının içine sızar ve sonunda kendi iradesinin üzerinde bir güç haline gelir.

Jung’un yaklaşımında bilinçdışı içerikler bilinç tarafından tanınmadığında, davranışlarımız ve seçimlerimiz üzerinde belirleyici olmaya devam eder. Ancak amaç gölgeyi yok etmek değil, onu fark etmek, kabul etmek ve bilinçli kişilikle bir ilişki kurabilmek olmalıdır. Çünkü insanın kendisi hakkında kurduğu ahlaki imge, kendisinden sakladığı parçalarla sonsuza kadar sürdürülemez.

Edebiyat ile psikanalizin kesiştiği yer, insanı anlama çabasının en ilginç alanlarından biridir. Modern psikodinamik düşüncenin ve modern psikolojinin oluşumunda belirleyici isimlerden biri olan Sigmund Freud’un bilinçdışını sistematik bir kuramın merkezine yerleştirmesinde edebiyatın ve mitolojinin tartışılmaz bir yeri vardır. İnsanın bilinçdışını anlamaya çalışan bir düşüncenin, yüzyıllardır insanın iç dünyasını anlatan edebiyattan beslenmesi belki de kaçınılmazdı. Freud’un dehası, edebiyatın yüzyıllardır anlattığı insanı, psikolojinin henüz açıklayamadığı bir dil içinde okuyabilmesindeydi.

Freud, klasik eğitim almış, Homeros ve Sophokles’i özgün dillerinden okuyabilen bir entelektüeldi. Sophokles’in Kral Oidipus’u, kendi kuramının en bilinen kavramlarından birine adını verecek kadar düşüncesinin merkezine yerleşti. Don Kişot’u özgün dilinden okuyabilmek için İspanyolca öğrendiği; Shakespeare’le çocukluk yıllarından itibaren tanıştığı ve eserlerini yakından incelediği bilinir. Shakespeare’in Hamlet’i de Freud’un insanın bastırılmış arzuları ve suçluluk duygusu üzerine düşünmesinde etkili olmuş eserlerden biriydi Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşle’i ise Freud’un yalnızca okuduğu değil, üzerine doğrudan psikanalitik bir çözümleme kaleme aldığı eserlerden biriydi. Freud’un 1928’de yayımlanan "Dostoyevski ve Baba Katli" başlıklı çalışması, edebiyatın onun için yalnızca bir ilham kaynağı değil, insan ruhuna ilişkin hipotezlerini sınadığı, geliştirdiği ve yeniden düşündüğü bir alan olduğunu gösterir.

Yıllar sonra kuramsal bir çerçeveye kavuşacak olan bilinçdışı, Stevenson’ın metninde çoktan edebî bir beden kazanmıştır. Dr. Jekyll, yalnızca edebiyatın unutulmaz doktorlarından biri değil; Freud ve Jung’dan onlarca yıl önce, insanın bilinçdışına doğru açılan edebî yolun erken habercilerinden biridir.

Stevenson’ın kaleminde Dr. Jekyll da adeta geleceği görür gibidir:

"İnsanoğlunun bir değil, iki benliği vardı. İki diyorsam, bilgilerim şimdilik ancak bu kadarına yettiği için. Benden sonrakiler bu alanda daha da ileri gidecekler."

Kaynaklar

1. Stevenson RL. Dr. Jekyll ile Bay Hyde. Çev. Celal Üster. Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

2. Teber S. Bilimsel Bir Peri Masalı: Freud’un Aile ve Tarihsel Romanı. Okuyan Us Yayınları.

3. Freud S. Dostoyevski ve Baba Katilliği. İçinde: Dostoyevski. Karamazov Kardeşler. Çev. Ergin Altay. İletişim Yayınları.