Pelvik taban disfonksiyonu toplumda sıklıkla belirli bir yaş grubunun ve yalnızca kadınların sorunu olarak algılanır. Oysa bu yanlış algının temel nedeni, pelvik taban disfonksiyonunun nadir görülmesi değil; aksine yeterince konuşulmamasıdır. Araştırmalar, her üç kadından birinin yaşamının bir döneminde pelvik tabanla ilişkili bir sorun yaşadığını göstermektedir. Bununla birlikte pelvik taban disfonksiyonu yalnızca kadınlara özgü değildir; her iki cinsiyette ve çocuklar dâhil olmak üzere her yaş grubunda karşımıza çıkabilmektedir.
Pelvik taban yalnızca bir kas grubu değildir; üriner, gastrointestinal ve genital sistemlerin kesişim noktasında yer alan, bu sistemlere hem mekanik hem de fonksiyonel destek sağlayan merkezi bir yapıdır. Üç sistemi birden taşıyan ve destekleyen bir yapıdan söz ediyorsak, ortaya çıkan sonuçların da bu üç sistemi kapsaması kaçınılmazdır. İdrar kaçırma, sık idrara çıkma, kabızlık, dışkılama güçlüğü, cinsel fonksiyon bozuklukları ve pelvik ağrı bu tablonun en sık karşılaşılan yansımalarıdır.
Ancak pelvik taban disfonksiyonu yalnızca fizyolojik bir sorun değildir; aynı zamanda sosyal ve psikolojik bir yük taşır. Çünkü disfonksiyona eşlik eden semptomlar gündelik hayatın içine sessizce yayılır. Sinemaya gitmek, spor yapmak, arkadaşlarla kahve eşliğinde sohbet etmek, uzun yolculuklara çıkmak ya da cinsel yaşamı sürdürmek zorlaşabilir. Kişi sosyal ortamlarda sürekli tetikte olur; çoğu zaman da yaşadıklarını kimseyle paylaşamaz. Pelvik taban disfonksiyonunun en az semptomları kadar önemli bir boyutu da bu görünmezliğidir. Fısıltıyla konuşulmasının ardında utanç, suçluluk, yaşlanma korkusu ve kadınlık ya da erkeklik algısının zedelenmesi endişesi vardır. Bu duygular yardım arayışını geciktirdikçe sosyal izolasyon, artmış kaygı, özgüven kaybı ve depresif belirtiler sürecin eşlikçileri hâline gelir.
Pelvik taban kası değerlendirilirken çoğu zaman yalnızca kasın güçlendirilmesine odaklanılır. Oysa kas her zaman zayıf ya da gevşek değildir; bazı durumlarda aşırı kasılıdır (hipertonus). Hatta aynı bireyde hem zayıflık hem de artmış tonus bir arada bulunabilir. Bu nedenle hedef yalnızca kası güçlendirmek değil, tonusunu ve koordinasyonunu yeniden regüle etmektir.
Pelvik taban disfonksiyonunda gözden kaçırılmaması gereken bir diğer önemli nokta ise pelvik tabanın bedendeki myofasyal devamlılık içindeki yeridir. Pelvik taban, özellikle diyafram, abdominal kaslar ve lumbo-pelvik kaslarla bir orkestra uyumu içinde çalışır. Nefes alırken diyafram aşağı inerken pelvik tabanın buna eşlik etmesi; karın içi basınç arttığında sistemin dengeli bir yanıt vermesi gerekir. Bu ritim bozulduğunda yalnızca tek bir kas değil, bütün bir sistem akort kaçırır. Bununla birlikte myofasyal bütünlük olarak tanımlanan yapısal ağ, çeneden ayağa kadar kesintisiz bir bağlantı kurar. Örneğin temporomandibüler eklemdeki bir disfonksiyon diyaframın hareketini; diyaframdaki bir kısıtlılık ise pelvik tabanın işlevini etkileyebilir. Bu nedenle bedeni bölgelere ayrılmış yapılar olarak değil, birbiriyle ilişkili bir bütün olarak değerlendirmek gerekir.
Pelvik taban disfonksiyonu bize iki önemli gerçeği hatırlatır:
Beden parçalı değildir ve hiçbir semptom yalnızca ait olduğu bölgeye sığmaz.
Utanç ise sağlık hizmetine erişimin önündeki en güçlü bariyerlerden biridir.
Sessiz kalındığında bireysel bir sorun gibi görünen bu durum, aslında toplumsal bir görünmezliğin sonucudur. Görmezden gelinen her gerçek, bedende daha yüksek sesle konuşur.