“İnsanın ağrısı neredeyse canı oradadır.”

Ağrı zamanı durdurur, düşünceyi daraltır, insanı kendi bedenine hapseder. Gözle görülmez; ama varlığı bütün varoluşu kuşatır. Bedenin bir yerinde başlar, kısa sürede zihni işgal eder, ruhu esir alır. Nobel ödüllü Dr. Albert Schweitzer’in ifadesiyle, “İnsanoğlunun ölümden bile kötü efendisidir.”

İnsanlık bu güçlü efendiyi anlamaya çalışırken, onun kime ait olduğunu da sorgulamıştır. Tanımlanamayan her güç gibi, bir dönem kötü ruhlara ve karanlık varlıklara atfedilmiştir. Büyüler, dualar, şeytan çıkarma ritüelleri… Ağrı bazen günahın bedeli sayılmış, bazen ruhun sınavı kabul edilmiştir. Ağrı, kimi zaman ilahi bir ceza, kimi zaman katlanıldığında erdeme dönüşen bir sınav olarak görülmüştür.

Bir dönem duyuların merkezi kalp kabul edildiği için ağrının merkezinin de kalp olduğuna inanılmıştır. Çin düşüncesi ise ağrıyı Yin ve Yang arasındaki dengenin bozulması olarak yorumlamıştır. Bu yaklaşım, insan bedenini bir enerji ağı olarak ele alan akupunktur geleneğinin kaynağını oluşturmaktadır.

İnsanlığın en eski analjezileri olan şifalı bitkiler ise çok daha eski bir hikâyeye sahiptir. Bugün farmakoloji bilgimizle hayranlıkla baktığımız uygulamalar, binlerce yıl öncesinde kullanılmaktaydı. Örneğin salisilik asit içeren mersin ağacı yapraklarının ağrı için kullanımı Antik Mısır’a dayanır. Mitolojide bile bunun izlerini görmek mümkündür: Afrodit’in, bugünkü Kaz Dağları olan İda’da haşhaş yaprakları üzerinde uykuya dalarak ağrılarından kurtulduğu anlatılır. Bilim ile efsane bazen aynı bitkide buluşur.

Antik Yunan’la birlikte ağrı ilk kez sistematik biçimde ele alınmaya başlanmıştır. MÖ 5. yüzyılda beyin, duyuların merkezi olarak kabul edilmiştir. Hipokrat, “Ağrıyı dindirmek tanrısal bir sanattır,” derken bitkileri tedavi amaçlı kullanmıştır. Bergamalı Galen ise dokuların bütünlüğündeki bozulma ile ağrı arasında ilişki kurarak modern anlayışa yaklaşan bir çerçeve çizmiştir. Ne var ki Orta Çağ’ın skolastik atmosferinde Avrupa’da ağrı yeniden metafizik alana bırakılarak kutsal su ve dualar terapötik uygulamaların yerini almıştır. Aynı dönemde Doğu’da İbn Sina, ağrıyı “Bedenin zararlı olanı hissetmesi” olarak tanımlayarak onu alt gruplara ayırmış ve bitkisel tedavi, soğuk uygulama, masaj gibi yöntemleri sistematik biçimde kullanmıştır. Böylece bilim bir coğrafyadan diğerine taşınmıştır.

Rönesans’la birlikte ağrı yeniden bilimsel sorgulamanın konusu olmuştur. Leonardo da Vinci, ağrıyı dokunma duyusunun yoğunlaşmış bir hâli olarak tanımlamıştır. 1965’te Melzack ve Wall’un ortaya koyduğu Kapı Kontrol Teorisi ise modern ağrı anlayışında bir dönüm noktası olmuştur. Ağrı yalnızca dokuda değil, sinir sistemi ve beyinde işlenen karmaşık bir süreçtir; bu nedenle sadece bir hasar sinyali değil, aynı zamanda yorumlanan bir deneyimdir.

Ve bugün…

İnsanoğlunun varoluşundan beri süren bu mücadelesi hâlen devam etmektedir. Hekimler ağrıyı anlamaya ve şifa vermeye çalışırken, ağrıyı sadece nörofizyopatolojik bir süreç olarak değil; psikolojik, sosyal ve kültürel boyutlarıyla birlikte ele almalıdır. Aynı yaralanma iki insanda farklı bir hikâyeye dönüşebilir.

Ağrı, insanoğlunun en eski düşmanı olduğu kadar en eski öğretmenidir.
Ağrı, bedende başlayan, insanın bütün hikâyesine yayılan bir sestir.

Ahmet Hamdi Tanpınar, Peyami Safa’nın Dokuzuncu Hariciye Koğuşu için “acı ve ıstırabın yegâne kitabı” der. O romandaki genç kahraman için ağrı, sadece bedensel değil; yalnızlığın, korkunun ve büyümenin adıdır.

“Sancımın üstüne kapanarak tırnaklarımı avucuma geçiriyorum. … Izdıraba o kadar alışmıştım ki, onu bırakırsam ruhumun bir parçası kesilmiş gibi boşluk duyacağım; bırakmazsam isyansız nasıl yaşayacağım?”