Küçük bir taşra kentinden Ankara'ya tıp fakültesi öğrencisi olarak geldiğimde tiyatroyla ilk karşılaşmam Çehov'un Vişne Bahçesi oyunuyla oldu. O gün bunun yalnızca ilk tiyatro deneyimim olmadığını; Anton Pavloviç Çehov'un eserleriyle ikinci bir tıp fakültesine adım attığımı ve zamanla Dr. Çehov'u bir tıp fakültesi hocası gibi göreceğimi bilmiyordum.
Dr. Çehov, Moskova Üniversitesi Tıp Fakültesi'ni haftalık mizah dergilerine yazdığı öykülerden elde ettiği gelirle bitirmiştir. Mezuniyetinin ardından uzun yıllar hekimliği birincil mesleği olarak sürdürmüş, yazarlığı ise ikincil uğraşı olarak görmüştür. Halkın sevgisini kazanmış, Puşkin Ödülü'ne layık görülmüş bir yazar olmasına rağmen hekimliği hiçbir zaman bırakmamıştır. Bu iki meslek arasındaki ilişkiyi bir dostuna yazdığı mektupta şu sözlerle ifade etmiştir:
"Tıp nikâhlı karım, edebiyat ise metresim."
Ne var ki, Çehov'un eserlerini okudukça bu iki mesleğin birbirinden hiç ayrılmadığını görürüz. Muayene odasında gözlemlediği insanlar ve hekimlik deneyimi, öykü ve oyunlarında yaşamaya devam eder. Çehov'un doktorlarını unutulmaz kılan, kahraman ya da kusursuz olmaları değil; hekimliğin bütün çelişkilerini taşımalarıdır. Doktor karakterleri aracılığıyla kimi zaman mesleğin ideallerine büyük bir kararlılıkla bağlı genç Dr. Lvov'a, kimi zaman ise bu ideallerini zamanla yitiren Dr. Astrov'a dönüşür. Bazen Dr. Stepanoviç, Dr. Dorn ve Dr. Korolyov gibi sessiz, şefkatli, insanı anlamaya çalışan hekimlerle karşılaşırız; bazen de Dr. Çebutıkin gibi hayal kırıklıkları ve pişmanlıklarla tükenmiş doktorlarla. Sanki Çehov farklı doktor portreleri çizmez; aynı taşra hekiminin, zamanın ve yaşadıklarının değiştirdiği farklı yüzlerini anlatır.
Çehov'un eserlerinde taşra yalnızca bir coğrafya değil; tekdüzeliğin, yalnızlığın ve tükenmişliğin de mekânıdır. Dr. Ragin'in bir günü, değişmeyen bir rutinin içine sıkışmış taşra hekimliğini anlatır.
"Doktorun günlük yaşantısı şöyle geçerdi: Sabah genellikle saat sekiz sularında kalkar, giyinip kahvaltıya otururdu. Sonra ya çalışma odasında bir şeyler okur ya da doğruca hastanenin yolunu tutardı. Polikliniğin daracık, karanlık koridorunda muayene sırası bekleyen bir yığın hasta olurdu.
……..
Hasta çokluğu ve zamanın yetersizliğinde muayene üstünkörü yapılır; hastalara çoğunlukla nemlendirici merhem, hintyağı gibi basit ilaçlar verilirdi."" (Altıncı Koğuş)
Bu değişmeyen rutinin en ağır yüklerinden biri de çoğu zaman tek hekim olmanın yalnızlığıdır. Tıbbi bilgi ve sorumluluğu paylaşabileceğiniz meslektaşların yokluğu, her kararı tek başına vermenin ağırlığı ve sınırlı olanaklarla çalışmak... Hekim, kimi zaman kendi yaşamını ve acısını bile ertelemek zorunda kalır. Dr. Kirilov bunun en çarpıcı örneklerinden biridir.
Dr. Kirilov, kendi çocuğunun ölümünün hemen ardından "Çevrede sizden başka doktor olmadığını biliyorsunuz." sözleri karşısında hekimlik etiği ve kişisel acısını yaşama hakkı arasında kalır. "Ne olur, istemeyin bunu benden... Bağışlayın..." dese de sonunda yola çıkar. Fakat vardığında gördüğü tavır, onda yalnızca kırgınlık değil, onda mesleğine karşı derin bir yabancılaşmanın ilk izlerini bırakır.
"Ben bir doktorum; doktorları, daha doğrusu lavanta kokmayan bütün meslek sahiplerini uşağınız sanıyorsunuz... Ama üzüntüsü olan bir insanı oyuncağınız yapma hakkı vermiyor size!" (Düşmanlar)
Dr. Dimitri İoniç Startsev ise bu yabancılaşmayı bambaşka bir biçimde yaşar. S. kentine ilk geldiğinde taşranın tekdüzeliği içinde sıkı çalışmaktan kendine ayıracak zamanı bile yoktur. Ancak zamanla yalnızca taşraya değil, onun alışkanlıklarına da uyum sağlar. Mesleğinin ideallerinden yavaş yavaş uzaklaşırken, taşranın düzenine teslim olur.
S. kentine ilk geldiğinde mekâna uzak ama mesleğine yakındır; zaman içinde kente yerleşirken mesleğinden uzaklaşır. Hastalarını dinleyen, onlara zaman ayıran ve mesleğinin sorumluluğunu taşıyan genç hekim, yerini bedenen şişmanlamış, çok çalışan ama huysuz bir doktora bırakmıştır. Artık hastalarına en küçük bir sözde öfkelenmekte, bastonunu yere vurarak,
"Lütfen, yalnız sorularıma cevap veriniz. Boş şeyler söylemeyin!" demektedir. (İoniç)
Çehov'un oyunlarının bugün hâlâ güncelliğini korumasının ve öykülerinin sinema diline sıkça uyarlanmasının sırrı, Dr. Çehov'un hekimliği sırasında insan durumlarına ve toplumsal koşullara tanıklığında gizli. Yazar Çehov'un eserlerinde de Dr. Çehov'un muayene odasında gördükleri yaşamaya devam eder. Bu tanıklığın gücünü hekimlik yapma biçiminden aldığını, birlikte çalıştığı bir hastanenin yöneticisinin şu sözleri de gösterir:
"Çehov, ne kadar yorgun olursa olsun, hastalarını sonuna kadar sessizce dinlerdi; hasta, hastalığıyla ilgisi olmayan konulardan söz açsa, Çehov hiç sözünü kesmeden dinlerdi onu..."
Bu dinleme biçimi, zamanla eserlerinin de dili olmuştur. Acı ile mizah, umut ile hayal kırıklığı, sıradan olaylarla insan ruhuna dair incelikli gözlemler yan yanadır. Çehov'un kahramanları, her gün yanımızdan geçen sıradan insanlardır. Onlar hakkında büyük ve keskin yargılara varmaz. Sadece görür, dinler ve anlatır.
İşte bu yüzden Dr. Çehov’un yazdığı en etkili reçetesi eserleridir.
"Her şey basit olmalıdır….Tümüyle basit… Teatral olmamaktır esas olan"
Bugün hâlâ bazı hastalarımı dinlerken, Çehov'un muayene odasının kapısının aslında hiç kapanmadığını hissediyorum. Belki de bu yüzden her poliklinik günü, benim için yeni bir perdenin açılışı gibi.
Kaynaklar
- Behramoğlu A. Oyun Yazarı Olarak Çehov. İçinde: Anton Pavloviç Çehov, Büyük Oyunlar. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.
- Üster C. Dr. Çehov'un Aşk Reçetesi. İçinde: Anton Çehov, Sıradışı Bir Adam ve Diğer Öyküler. Çev. Mehmet Özgül. İstanbul: Can Yayınları.
- Çehov AP. Köpeğiyle Dolaşan Kadın ve Otuz Yedi Seçme Öykü. Çev. Ergin Altay. İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.