İnsan, kendisine sorabileceği en eski ve en zor sorulardan birini yüzyıllardır tekrar ediyor:

"Ben kimim ve var olduğumu nasıl biliyorum?"

Felsefe varlığın anlamını, din yaratılışın amacını, fizik ise maddenin ve evrenin temelini araştırır. Nörobilim bu soruya farklı bir pencereden yaklaşır. Varlığın metafizik anlamını açıklamak yerine, insanın kendisini nasıl ayrı, bütünlüklü ve süreklilik gösteren bir kişi olarak algıladığını anlamaya çalışır.

Burada “var olmak” derken varlığın metafizik kökenini değil, insanın kendisini bedensel ve zihinsel bir özne olarak deneyimlemesini kastediyoruz.

Başka bir ifadeyle nörobilimin sorduğu soru şudur:

Beynimiz, “Ben varım” hissini nasıl oluşturuyor?

Bu sorunun tek ve kesin bir cevabı yoktur. Çünkü benlik hissi, beynin belirli bir köşesinde saklanan değişmez bir yapı değildir. Hafıza, beden algısı, duygular, dikkat, karar verme ve sosyal ilişkiler gibi birçok sürecin birlikte çalışmasıyla her an yeniden kurulan dinamik bir yaşantıdır.

Beyinde Bir “Benlik Merkezi” Var mı?

Beynimizde “benlik merkezi” olarak adlandırabileceğimiz tek bir bölge bulunmaz.

İnsanın kendi varlığını hissetmesi; geçmişini hatırlaması, bedeninden gelen sinyalleri algılaması, geleceğini hayal etmesi, kendisini başkalarıyla karşılaştırması ve davranışlarını değerlendirmesi gibi çok sayıda işlevin ortak sonucudur.

Bu açıdan “ben”, tek bir beyin bölgesinin ürünü değil; farklı sinir ağları arasındaki sürekli iletişimin ortaya çıkardığı bütüncül bir yaşantıdır.

Geçmişimizi düşündüğümüzde, geleceğimizi tasarladığımızda veya kendimiz hakkında değerlendirme yaptığımızda beynimizde varsayılan mod ağı, yani Default Mode Network olarak bilinen sistemin de içinde bulunduğu çeşitli sinir ağlarının etkinliği değişir.

Bu ağ; otobiyografik anılarımızı ilişkilendirmemize, geçmişimiz ile bugünümüz arasında bağ kurmamıza ve gelecekte yaşayabileceklerimizi zihnimizde canlandırmamıza katkı sağlar. Benlik algısı ise yalnızca bu ağın değil, farklı sinir sistemlerinin birbiriyle etkileşiminin sonucunda oluşur. [1, 3, 7]

Hayatımızın birbirinden kopuk anlarını devam eden tek bir öykü gibi algılamamız, benlik sürekliliğinin temel parçalarından biridir.

Belki de bu yüzden kendimizi yalnızca içinde bulunduğumuz anla tanımlamayız. Çocukluğumuz, seçimlerimiz, pişmanlıklarımız ve gelecek hayallerimiz aynı hayat hikâyesinin bölümleridir.

Beynimiz bütün bu parçaları bütünleştirerek bize sessizce şunu söyler:

“Dünkü kişiyle bugünkü kişi aynı hikâyenin devamıdır.”

Yalnızca Düşünmüyor, Bedenimizle de Var Oluyoruz

İnsan kendi varlığını yalnızca düşünceleriyle hissetmez.

Kalp atışlarımız, nefesimiz, açlık, susuzluk, ağrı, sıcaklık ve bedensel gerilim gibi iç sinyaller de benlik algımızın parçalarıdır.

Bedenin içinden gelen sinyallerin hissedilmesi, bütünleştirilmesi ve yorumlanmasıyla ilişkili süreçler genel olarak interosepsiyon kavramı içinde ele alınır. İnsula, beyin sapı ve başka birçok kortikal ve subkortikal yapı, vücudumuzdan gelen bilgilerin işlenmesinde birlikte görev yapar. [2, 9]

Kalbimizin hızlandığını fark ettiğimizde, derin bir nefes aldığımızda veya midemizdeki rahatsızlığın kaygıyla ilişkili olabileceğini hissettiğimizde, beynimiz ile bedenimiz arasında kesintisiz biçimde devam eden iletişimi fark ederiz.

“Ben varım” hissi bu nedenle yalnızca zihinsel bir düşünce değildir. Aynı zamanda bedensel bir yaşantıdır.

Kendimizi sadece bir bedene sahip olduğumuz için değil, o bedenden gelen sinyalleri algılayıp yorumladığımız için de canlı ve burada hissederiz.

Anılarımız Olmadan Aynı Kişi Kalabilir miyiz?

Benlik duygusunun bir başka belirleyici parçası hafızadır.

Hipokampus, özellikle yaşantılara ilişkin yeni anıların oluşturulması, birbiriyle ilişkilendirilmesi ve daha sonra yeniden hatırlanmasında rol oynayan yapılardan biridir. Bununla birlikte otobiyografik bellek, tek bir beyin yapısının değil, birbiriyle bağlantılı geniş sinir ağlarının ortak çalışmasına dayanır.

Dün yaşadıklarımızı bugün hatırlayabildiğimiz için geçmişteki kendimizle şimdiki kendimiz arasında bir süreklilik kurabiliriz.

Bu noktada insanın aklına zor bir soru geliyor:

Bütün anılarımızı kaybetseydik hâlâ aynı kişi olur muyduk?

Bu sorunun kolay bir cevabı yoktur.

Bellek kaybı yaşayan bir insanın kişiliği bütünüyle ortadan kalkmaz. Alışkanlıkları, duygusal tepkileri, bedensel yaşantıları ve bazı öğrenilmiş becerileri varlığını sürdürebilir.

Ancak insanın kendisine anlattığı hayat hikâyesi zayıfladığında, benlik duygusunun belirli yönleri de değişebilir.

Çünkü insan yalnızca yaşayan değil; yaşadıklarını hatırlayan, yorumlayan ve onlara anlam veren bir varlıktır.

Başkalarının Gözünde Var Olmak

Benlik yalnızca iç dünyamızda kurulmaz. İnsan, kendisini başkalarıyla kurduğu ilişkiler içinde de tanır.

Medial prefrontal korteks, kişinin kendisi hakkında düşünmesi, kendi özelliklerini değerlendirmesi ve başkalarının kendisiyle ilgili ne düşünebileceğini tahmin etmesi sırasında etkinliği değişen bölgelerden biridir. Bununla birlikte kişinin kendisini değerlendirmesi de tek bir bölgeye indirgenemeyecek kadar karmaşık bir süreçtir. [3]

“Nasıl bir insanım?”

“Başkaları beni nasıl görüyor?”

“Doğru olanı mı yaptım?”

Bu sorular yalnızca ahlaki veya sosyal sorular değildir. Aynı zamanda beynimizin kendimizle ilgili tutarlı bir değerlendirme oluşturma çabasının da parçalarıdır.

İnsan sosyal bir canlı olduğu için görülmek, kabul edilmek ve bir gruba ait olmak ister. Görmezden gelinmek, dışlanmak veya reddedilmek bu yüzden ağır bir yaşantıya dönüşebilir.

Sosyal dışlanma üzerine yürütülen bazı araştırmalarda ön singulat korteks ve insula gibi bölgelerin etkinliğinde değişiklikler gözlenmiştir. Bu bölgelerin fiziksel ağrının belirli yönlerinin işlenmesinde de rol alması, sosyal acı ile fiziksel ağrının beyinde kısmen örtüşen sistemlerden yararlanabileceğini düşündürmüştür.

Bununla birlikte daha ayrıntılı çalışmalar, fiziksel ağrı ile sosyal reddedilmenin aynı sinirsel deneyim olmadığını ve farklı sinirsel örüntülerle temsil edilebildiğini göstermektedir. [4, 8]

Daha ihtiyatlı bir yorumla bu bulgular, sosyal dışlanmanın beyin tarafından dikkat gerektiren ve kişinin iyilik hâlini etkileyebilecek bir durum olarak işlendiğini düşündürmektedir.

Belki de görünmez hissetmek bu yüzden yalnızca geçici bir üzüntü değildir. Sosyal bağlarımızın zayıfladığına ilişkin güçlü bir uyarı olarak yaşanabilir.

Benlik Her Gün Yeniden Kuruluyor

Prefrontal korteks; planlama, karar verme, davranışları düzenleme ve gelecekteki sonuçları değerlendirme gibi işlevlerde rol oynar.

Geçmiş yaşantılarımızla bugünkü koşulları ilişkilendirerek nasıl davranacağımızı belirlememize katkı sağlar. Ancak bu işlevler de yalnızca prefrontal korteksin değil, farklı beyin bölgeleri arasındaki iletişimin sonucudur. [5]

Kim olduğumuz bu açıdan yalnızca anılarımızdan ibaret değildir. Verdiğimiz kararlar, kontrol ettiğimiz dürtüler, vazgeçtiğimiz davranışlar ve ulaşmaya çalıştığımız hedefler de benliğimizin parçalarıdır.

Yine de bütün bu süreçlerin tamamı bilinçli olarak gerçekleşmez.

Beynimiz, bedenimizden ve çevremizden gelen büyük miktardaki bilgiyi biz fark etmeden işler. Nefes alışımız, dengemiz, bedenimizin çevredeki konumu ve birçok duygusal tepki, bilinç düzeyine ulaşmadan önce çeşitli sinir sistemi yapıları tarafından değerlendirilir.

“Ben varım” hissi de yalnızca bilinçli olarak kurduğumuz bir cümle değildir.

Hafıza, beden algısı, dikkat, duygular ve sosyal yaşantıların kesintisiz biçimde bütünleşmesiyle oluşan devamlı bir süreçtir. Bilinçli deneyimin nasıl ortaya çıktığı ise nörobilimin hâlâ bütünüyle açıklayamadığı temel araştırma alanlarından biridir. [6]

Biz bu işleyişi çoğu zaman fark etmeyiz. Ancak yalnız kaldığımızda, hayatımızı sorguladığımızda veya “Ben kimim?” diye sorduğumuzda, arka planda sürekli çalışan sistemlerin oluşturduğu benlik algısı görünür hâle gelir.

Beyin “Ben” Hissini Kaybederse Ne Olur?

Benlik duygusunun değişmez olmadığını bazı klinik durumlarda daha açık biçimde görebiliriz.

Nörodejeneratif hastalıklarda otobiyografik belleğin zayıflaması, depersonalizasyon durumlarında kişinin kendisine veya bedenine yabancılaşması ve bazı nörolojik bozukluklarda bedenin bir bölümünün kişiye ait değilmiş gibi algılanması, benlik hissinin değişebilen bir yapıya sahip olduğunu gösterir.

Genel anestezi sırasında çevreyle bilinçli bağlantı ve yaşananları sonradan hatırlama büyük ölçüde baskılanır. Bununla birlikte dışarıdan yanıt alınamaması, her durumda bütün içsel yaşantının tamamen ortadan kalktığını göstermeyebilir. Yanıt verebilme, dış çevreyle bağlantı, içsel deneyim ve daha sonra hatırlama birbirinden farklı süreçlerdir. [6, 10]

Bütün bu örnekler, benliğin beynin sürekli koruduğu ve yeniden oluşturduğu bir bütünleştirme süreci olduğunu düşündürür.

Bu yaklaşım insanın kişiliğini veya değerini yalnızca beyin bölgelerine indirgemez. Ancak benlik hissimizin biyolojik süreçlerden tamamen bağımsız olmadığını hatırlatır.

Geçmişimizi hatırlamak, bedenimizden gelen sinyalleri algılamak, geleceği hayal etmek ve kendimizi başkalarıyla ilişkilerimiz içinde değerlendirmek, var olma algımızın birbirinden ayrılması güç parçalarıdır.

Beynimiz bütün bunları her saniye, çoğu zaman biz farkında olmadan ilişkilendirir.

Biz ise çok sayıda sinir ağı arasındaki koordineli etkinliğin sonucunu yalnızca iki kelimeyle ifade ederiz:

“Ben varım.”

Sorunun Eşiğinde

Bütün bu bilgiler bizi yeniden başlangıçtaki soruya götürüyor:

Var olmak nedir?

Nörobilim bu sorunun nihai cevabını veremez. Beynin benlik algısını nasıl kurduğuna ilişkin süreçleri araştırabilir; ancak hayatın anlamını, insanın neden var olduğunu veya varlığın evrendeki yerini tek başına açıklayamaz.

Felsefe bu soruya anlam arayışıyla yaklaşır.

Din, varlığı yaratılışın bir parçası olarak yorumlar.

Fizik, maddenin ve evrenin temellerini araştırır.

Nörobilim ise insanın bütün bunları düşünebilmesini mümkün kılan beynin nasıl çalıştığını anlamaya uğraşır.

Belki de bu farklı alanların ortaklaştığı en temel nokta şudur:

İnsan, kendisini henüz bütünüyle tanımamıştır.

Aradığımız en büyük sır, evrenin uzak köşelerinde bulunabileceği gibi, her sabah bizimle birlikte uyanan ve hayatımızın parçalarını yeniden ilişkilendiren beynimizin içinde de saklı olabilir.

Beynimiz “ben” hissini her gün yeniden kuruyorsa, geriye hâlâ cevaplanmayı bekleyen bir soru kalıyor:

Biz, beynimizin anlattığı hikâye miyiz; yoksa o hikâyeyi dinleyen kişi mi?

Kaynakça
Raichle ME. The Brain’s Default Mode Network. Annual Review of Neuroscience. 2015;38:433–447. doi:10.1146/annurev-neuro-071013-014030.
Craig AD. How Do You Feel? Interoception: The Sense of the Physiological Condition of the Body. Nature Reviews Neuroscience. 2002;3(8):655–666. doi:10.1038/nrn894.
Northoff G, Heinzel A, de Greck M, Bermpohl F, Dobrowolny H, Panksepp J. Self-referential Processing in Our Brain: A Meta-analysis of Imaging Studies on the Self. NeuroImage. 2006;31(1):440–457. doi:10.1016/j.neuroimage.2005.12.002.
Eisenberger NI, Lieberman MD, Williams KD. Does Rejection Hurt? An fMRI Study of Social Exclusion. Science. 2003;302(5643):290–292. doi:10.1126/science.1089134.
Miller EK, Cohen JD. An Integrative Theory of Prefrontal Cortex Function. Annual Review of Neuroscience. 2001;24:167–202. doi:10.1146/annurev.neuro.24.1.167.
Dehaene S, Changeux JP. Experimental and Theoretical Approaches to Conscious Processing. Neuron. 2011;70(2):200–227. doi:10.1016/j.neuron.2011.03.018.
Menon V. 20 Years of the Default Mode Network: A Review and Synthesis. Neuron. 2023;111(16):2469–2487. doi:10.1016/j.neuron.2023.04.023.
Woo CW, Koban L, Kross E, et al. Separate Neural Representations for Physical Pain and Social Rejection. Nature Communications. 2014;5:5380. doi:10.1038/ncomms6380.
Chen WG, Schloesser D, Arensdorf AM, et al. The Emerging Science of Interoception: Sensing, Integrating, Interpreting, and Regulating Signals Within the Self. Trends in Neurosciences. 2021;44(1):3–16. doi:10.1016/j.tins.2020.10.007.
Sanders RD, Tononi G, Laureys S, Sleigh JW. Unresponsiveness ≠ Unconsciousness. Anesthesiology. 2012;116(4):946–959. doi:10.1097/ALN.0b013e318249d0a7.