İnsanlık tarihi boyunca medeniyetleri ayakta tutan en büyük güç ne teknoloji, ne ekonomi ne de siyasi otorite olmuştur. Toplumları ayakta tutan asıl unsur; güven, sevgi, saygı, adalet, merhamet, vefa, sadakat, fedakârlık ve samimiyet gibi insanı insan yapan ahlaki değerlerdir.

Tarihin büyük medeniyetleri, maddi kudretlerinden önce bu manevi temeller üzerinde yükselmiş; çöküşleri ise çoğu zaman ekonomik yetersizlikten ziyade ahlaki çözülmenin sonucu olmuştur.

Bugün insanlık, görünürde teknolojinin ve iletişim imkânlarının zirvesini yaşarken gerçekte tarihin en derin manevi yalnızlıklarından biriyle karşı karşıyadır. Dünyanın dört bir yanı yollarla, uçaklarla, internet ağlarıyla ve dijital platformlarla birbirine bağlanmış olmasına rağmen insanlar kalben birbirinden hiç olmadığı kadar uzaklaşmıştır. Mesafeler kısalmış, gönüller uzaklaşmıştır. Bilgi çoğalmış, fakat hikmet azalmıştır. İletişim artmış, fakat muhabbet eksilmiştir. Kalabalıklar büyümüş, fakat dostluklar küçülmüştür.

Çağımızın en dikkat çekici çelişkisi de burada ortaya çıkmaktadır: İnsanlar birbirlerine her zamankinden daha kolay ulaşabilmekte, fakat birbirlerini anlamakta her zamankinden daha fazla zorlanmaktadır.

Bugün bireyler, aileler, kurumlar ve toplumlar dışarıdan bakıldığında iletişim içinde görünmektedir. Ancak bu yakınlığın önemli bir kısmı şekilden ibarettir. İnsanlar çoğu zaman birbirlerine insan oldukları için değil; ihtiyaç, menfaat, makam, servet, güç, şöhret, güzellik veya sosyal statü sebebiyle yaklaşmaktadır. Menfaat sona erdiğinde ilişkinin de sona ermesi, çağımızın en önemli ahlaki kırılmalarından biridir.

Fakat insanı insandan uzaklaştıran tek sebep çıkar ilişkileri değildir. Aynı zamanda her türlü aşırı kutuplaşma, fanatizm ve ötekileştirme de insanlar arasındaki güven köprülerini yıkmaktadır. Siyasi görüş, ideoloji, mezhep, din, etnik köken, yaşam tarzı, kültürel aidiyet ya da sosyal kimlik; insanın kendisini tanımlamasına katkı sağlayabilir. Ancak bunlar, insanı insandan üstün gören veya başkasını değersizleştiren bir anlayışa dönüştüğünde ortak yaşamın temelini zedelemeye başlar.

Fanatizm, hangi düşünce adına ortaya çıkarsa çıksın, insanı hakikati arayan bir varlık olmaktan uzaklaştırıp yalnızca kendi doğrularını mutlaklaştıran bir anlayışa sürükleyebilir. Böyle bir ortamda insanlar artık birbirlerini dinlemek yerine etiketlemeye, anlamaya çalışmak yerine hüküm vermeye başlarlar. Farklılıklar zenginlik olmaktan çıkar; tehdit olarak algılanır. Böylece empati yerini kutuplaşmaya, kardeşlik yerini ötekileştirmeye, ortak akıl ise karşılıklı önyargılara bırakır.

Ne acıdır ki anne babanın evlattan, evladın anne babadan, kardeşin kardeşten, akrabanın akrabadan, komşunun komşudan ve arkadaşın arkadaşından uzaklaştığı bir zaman dilimini yaşamaktayız. Aynı sofrayı paylaşan insanlar bile birbirlerinin gönlüne misafir olamamaktadır. Aynı apartmanda yıllarca yaşayan komşular birbirlerinin ismini bilmez hâle gelmiş; aynı aile içinde yaşayan bireyler birbirlerinin ruh dünyasına yabancılaşmıştır.

Kur'an-ı Kerim bu çözülmenin başlangıcını şu ilahi ilkeyle haber vermektedir:

"Şüphesiz Allah, bir kavim kendilerinde olanı değiştirmedikçe onların durumunu değiştirmez." (Ra'd, 13/11)

Toplumdaki bozulma önce bireyin kalbinde başlar. Kalp bozulursa düşünce bozulur; düşünce bozulursa davranış bozulur; davranış bozulursa aile bozulur; aile bozulursa toplum çözülür; toplum çözüldüğünde ise medeniyetler ayakta kalamaz.

Bu sebeple Kur'an, insanın önce kendi nefsini ıslah etmesini emretmektedir. Çünkü toplumu oluşturan soyut yapılar değil; tek tek insanlardır.

Hz. Peygamber (s.a.v.) ise şöyle buyurmuştur:

"Müminler, birbirlerini sevmede, birbirlerine merhamet ve şefkat göstermede, tıpkı bir organı rahatsızlandığında diğer organları da uykusuzluk ve yüksek ateşle bu acıyı paylaşan bir bedene benzer."

Bugün ise bu beden anlayışı yerini parçalanmış bireyciliğe bırakmaktadır. İnsan yalnızca kendi hayatını, kendi konforunu ve kendi çıkarını düşünmeye yönelmektedir. Diğerkâmlık yerini bencilliğe bırakmaktadır.

Modern dünyanın en büyük yanılgılarından biri, ekonomik bağımsızlığın insani bağımsızlık olduğu düşüncesidir. Maddi olarak güçlenen birçok insan zamanla çevresine karşı manevi sorumluluklarını da ihmal edebilmektedir. Oysa insan hiçbir zaman tek başına yaşayabilecek bir varlık değildir. En güçlü görünen insan bile sevgiye, güvene, dostluğa, duaya ve merhamete muhtaçtır.

Bugün insanlar birbirlerini karakterleriyle değil; sahip oldukları makam, unvan, servet, güzellik, takipçi sayısı ve sosyal görünürlükleriyle değerlendirmektedir. Böylece "insan olduğu için değerli olmak" anlayışı yerini "işe yaradığı sürece değerli olmak" anlayışına bırakmaktadır. Bu anlayış yalnızca bireysel ilişkileri değil; çalışma hayatını, eğitimi, siyaseti, ekonomiyi ve toplumsal dayanışmayı da derinden etkilemektedir.

Önyargılar bu süreci daha da hızlandırmaktadır. İnsanlar artık tanımadan yargılamakta, dinlemeden hüküm vermekte, anlamadan reddetmektedir. Karşısındaki insanı yalnızca ait olduğu grubun temsilcisi olarak görmek, onun bireysel kişiliğini ve insanlığını görünmez hâle getirmektedir. Oysa hiçbir insan yalnızca bir kimlikten ibaret değildir. Her insan, her şeyden önce insan olma ortak paydasında buluşmaktadır.

Sosyal medya ve dijital kültür ise bu ayrışmaları daha görünür ve daha hızlı hâle getirmiştir. Algoritmalar çoğu zaman benzer düşünen insanları aynı dijital çevrelerde buluştururken farklı fikirlerle sağlıklı karşılaşma imkânını azaltmaktadır. Beğeni sayıları karakterden, popülerlik erdemden, görünürlük tevazudan daha önemli hâle gelebilmektedir. Sanal dünyada binlerce takipçisi bulunan insanlar, gerçek hayatta dertlerini paylaşabilecek tek bir dost bulamayabilmektedir.

Ailenin zayıflaması ise bütün bu problemlerin merkezinde yer almaktadır. Çünkü insan sevgiyi, güveni, saygıyı, sabrı, paylaşmayı ve fedakârlığı ilk defa ailede öğrenir. Aile yalnızca aynı çatı altında yaşamak değil; aynı vicdanı paylaşabilmektir. Çocukların karakterini artık anne babadan çok ekranlar, algoritmalar ve küresel popüler kültür şekillendirmektedir. Böylece kültür aktarımı zayıflamakta, nesiller köklerinden uzaklaşmaktadır.

Bugün yalnızca insanlar arasındaki ilişkiler değil, üretim anlayışı da değişmektedir. Ticarileşen hayat, her şeyi kazanç eksenli değerlendirme eğilimindedir. Gıda üretiminden çevreye, ekonomiden çalışma hayatına kadar birçok alanda kısa vadeli çıkarlar uzun vadeli insani ve ahlaki sorumlulukların önüne geçebilmektedir. Nasıl ki canlı bir organizmanın genetik yapısındaki bozulma zamanla bütün organları etkiliyorsa, toplumun ahlaki genetiğinde meydana gelen bozulmalar da aileyi, kurumları, devleti ve nihayet bütün insanlığı etkilemektedir.

Bir hücrede başlayan hastalık zamanında tedavi edilmezse bütün bedene yayılır. Aynı şekilde bireyin vicdanındaki bozulma aileye, ailedeki bozulma topluma, toplumdaki bozulma kurumlara, kurumlarda meydana gelen çürüme ise medeniyetin bütününe sirayet eder. Bu nedenle bireysel ahlak ile toplumsal düzen birbirinden bağımsız değildir. Bir toplumun kurumları, onu oluşturan insanların ahlak seviyesinin aynasıdır.

Bugün kanunların suç saymadığı pek çok davranış, ahlaken büyük yaralar açmaktadır. Hile, fırsatçılık, açgözlülük, emanete ihanet, kul hakkını önemsememek, yolsuzluk, israf, zulüm, vicdansızlık ve merhametsizlik her zaman ceza kanunlarının konusu olmayabilir. Ancak bunların her biri toplumun manevi dokusunu sessizce çürüten hastalıklardır. Hukuk suç oluştuktan sonra devreye girer; ahlak ise suçun doğmasını engellemeye çalışır. Vicdanın sustuğu yerde kanun tek başına yeterli olamaz.

Kur'an-ı Kerim bu gerçeği şu ayetle hatırlatmaktadır:

"Karada ve denizde bozulma, insanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden ortaya çıktı..." (Rûm, 30/41)

Bu ayet yalnızca çevresel bozulmayı değil; ahlaki, sosyal ve manevi çözülmeyi de düşündürmektedir. Çünkü insanın iç dünyasındaki bozulma, zamanla yaşadığı dünyaya da yansımaktadır.

İnanç açısından bakıldığında ise insanın Rabbiyle bağının zayıflaması, insanlarla olan ilişkilerini de zayıflatmaktadır. Allah korkusunun ve hesap bilincinin zayıfladığı yerde yalnızca dış denetim kalır. Oysa dış denetimin ulaşamadığı yerde insanı kötülükten alıkoyacak olan vicdandır.

Bugün dünyanın birçok yerinde refah artmasına rağmen huzurun azalması tesadüf değildir. İnsan yalnızca maddi ihtiyaçlarıyla yaşayan bir varlık değildir. Ruhunu ihmal eden toplumlar, bedenlerini ne kadar konfor içinde yaşatırlarsa yaşatsınlar gerçek mutluluğu bulamazlar.

Toplumsal barışın en önemli şartlarından biri, farklılıklarla birlikte yaşayabilme olgunluğudur. Farklı düşünmek düşman olmayı gerektirmez; farklı inanmak düşmanlaşmayı meşru kılmaz; farklı kimliklere sahip olmak ortak geleceği paylaşmaya engel değildir. Medeniyetler, benzer insanların değil; farklılıklarını adalet ve saygı içinde yönetebilen toplumların eseridir.

Çözüm ise bireyin yeniden kendisine dönmesiyle başlayacaktır. Her insan şu soruları kendisine sormalıdır: Ben gerçekten adil miyim? Çıkarım olmadığı zaman da insanlara değer veriyor muyum? Farklı düşünen bir insanı dinleyebiliyor muyum? Önyargılarımı sorgulayabiliyor muyum? Anne babama, evladıma, kardeşime, komşuma ve akrabalarıma yeterince vakit ayırıyor muyum? Kalp kırıyor muyum, yoksa gönül mü yapıyorum? Bana yapılmasını istemediğim bir davranışı ben başkasına yapıyor muyum?

Gerçek kalkınma, daha yüksek binalar yapmanın ötesinde daha yüksek ahlak inşa etmektir. Daha büyük ekonomiler kurmanın ötesinde daha büyük vicdanlar yetiştirmektir. Daha güçlü teknolojiler geliştirmenin ötesinde daha güçlü aileler ve daha güçlü toplumsal bağlar kurabilmektir. Çünkü insanın insana güvenmediği, saygı duymadığı ve merhamet göstermediği bir yerde ne huzur kalır, ne aile ayakta durabilir,ne de toplum geleceğini güven içinde inşa edebilir.

İnsanı yeniden insanla buluşturacak olan şey; çıkar değil samimiyet, güç değil adalet, fanatizm değil hikmet, kutuplaşma değil diyalog, ötekileştirme değil kardeşlik, nefret değil merhamettir. İnsanlık, sahip olduğu bütün teknolojik imkânlara rağmen bu temel değerleri yeniden ihya edemediği sürece en büyük yoksulluğu maddi değil; vicdani yoksulluk olmaya devam edecektir. Çünkü bir toplumun gerçek zenginliği kasalarındaki servetle değil; kalplerindeki merhamet, vicdanlarındaki adalet, ailelerindeki huzur ve birbirlerine duydukları güvenle ölçülür.

Çünkü medeniyet, yalnızca şehirler inşa etmekle değil; kalpleri imar etmekle yükselir. İnsanlığın bugün en fazla ihtiyaç duyduğu şey ise yeni bir teknolojinin ötesinde, yeniden insan olmayı; insanı yalnızca insan olduğu için sevmeyi, anlamayı ona güvenmeyi ve değerli görebilmeyi hatırlamaktır.

Saygılarımla