Bir çocuğun boyu büyüme eğrileriyle izlenir; ama taşıdığı yük hiçbir grafiğe sığmaz. Okul sırasının en önünde oturtulan, takım seçilirken adı en son söylenen, akranlarının omzuna başını dayamak yerine bakışlarını yukarı kaldırmak zorunda kalan çocuk… Mesele birkaç santimetre değildir. Mesele, o santimetrelerin çocuğun ruhunda bıraktığı gölgedir.

Boy kısalığı dediğimiz şey, yalnızca istatistik tablolarda alt persentile düşmekten ibaret değil. Aile fotoğraflarında hep bir adım öne alınan, kalabalıkta kaybolmasın diye elinden sıkı sıkı tutulan çocuk, bir süre sonra kendini gerçekten “küçük” hissetmeye başlar. Bu duygu büyür. Bedeninin önüne geçer. Kimi zaman içine kapanır, kimi zaman öfkeyle kabarır. Şakaya karışık söylenen bir lakap, teneffüste atılan bir kahkaha, ergenliğin kırılgan aynasında dev bir yarığa dönüşebilir.

Fiziksel etkiler de hafife alınacak gibi değildir. Boy kısalığı, tek başına bir hastalık olmayabilir; ama çoğu zaman başka bir sorunun habercisidir. Büyüme hormonu eksikliği, tiroit bezinin yetersiz çalışması, çölyak hastalığı gibi emilim bozuklukları, kronik böbrek ya da kalp hastalıkları, genetik sendromlar… Beden bazen susar, ama büyüme eğrisi susmaz; orada bir şeylerin yolunda gitmediğini fısıldar. Çocuğun yaşı ilerlerken boyunun aynı hızla ilerlememesi, sadece estetik bir mesele değil, biyolojik bir alarmdır.

Ailelerin en sık düştüğü tuzak “Babası da kısaydı” cümlesine sığınmaktır. Oysa her genetik kısa boy, her patolojik kısa boy değildir; ama her patolojik kısa boyu da genetik sanmak telafisi zor gecikmelere yol açar. Büyüme hızı yılda kaç santimetre? Persentil eğrisi sabit mi, aşağı mı kayıyor? Ergenlik bulguları başlamış mı? Bu sorular, çocuğun kaderini belirleyen sorulardır. Bazen tek bir kan tahlili, bazen el bilek grafisiyle bakılan kemik yaşı, bazen ileri hormonal testler gerçeği ortaya koyar.

Teşhis geciktiğinde kaybedilen yalnızca zaman değildir. Büyüme plakları kapanmaya başladığında, tıbbın elindeki imkânlar daralır. Oysa erken tanı konduğunda, uygun vakalarda büyüme hormonu tedavisiyle yüz güldürücü sonuçlar alınabilir. Tiroid eksikliği varsa yerine koymak, çölyak varsa glutensiz beslenmeye geçmek, kronik hastalığı kontrol altına almak… Beden doğru desteği aldığında, çoğu zaman gecikmiş büyümeyi telafi etme iradesini gösterir. Çocuk bir anda uzamaz belki; ama her santimetre, hem fiziksel hem psikolojik bir rahatlama getirir.

Psikolojik destek ise çoğu zaman ihmal edilir. Oysa kısa boylu bir çocuğun en çok ihtiyacı olan şey, sürekli ölçülmek değil, anlaşılmaktır. “Takma kafana” demek çözüm değildir. Akran zorbalığına karşı okulun duyarlılığı, ailenin koruyucu ama boğmayan tavrı, çocuğun güçlü yönlerinin görünür kılınması… Bunlar en az medikal tedavi kadar önemlidir. Çocuk kendini yalnızca boyuyla tanımlamayı bıraktığında, bedenine dair kaygısı da hafifler.

Beslenme konusu da işin merkezinde durur. Yetersiz ve dengesiz beslenme, özellikle ilk yıllarda büyümeyi doğrudan etkiler. Protein eksikliği, kronik vitamin ve mineral yetersizlikleri, ağır diyet uygulamaları… Çocuk büyürken “az yesin, kilo almasın” kaygısıyla yapılan hatalar, ileride “neden uzamadı” sorusuna dönüşür. Büyüme, lüks değil; temel bir fizyolojik ihtiyaçtır.

Toplumun da aynaya bakması gerekir. Boyu kısa olanı küçümseyen, dalga geçen, başarıyı santimetreyle ölçen bir dil, çocukların omzuna gereksiz bir yük bindirir. Oysa insanın değeri boyundan değil, duruşundan gelir. Fakat bunu bir çocuğa anlatmak, onun her gün yaşadığı mikro kırılmaları yok etmeye yetmez. Bu yüzden hem hekimlerin hem ailelerin hem öğretmenlerin dikkatli olması gerekir. Büyüme eğrisi yalnızca bir grafik değildir; çocuğun geleceğine çizilen bir yol haritasıdır.

Boy kısalığı sessizdir. Çocuk çoğu zaman şikâyet etmez. Ama beden büyümediğinde ruh daralır. O daralmayı fark etmek, zamanında adım atmak, bilimsel imkânları doğru kullanmak… Asıl mesele burada. Bir çocuğun hayata baş hizasında bakabilmesi, bazen birkaç santimetreden çok daha fazlasıdır.