Tekkenin meydan odasının duvarında tahta bir çubuk asılıydı. Çubuk dediysem, 50-60 cm uzunluğunda, ellenip kullanmaktan üzeri sanki verniklenmiş gibi parlamıştı. Ne düz ne de eğri, hani ergonomik derler ya o biçim hafif kavisli bir çubuktu. Baş kısmındaki delikten geçirilmiş bir kendir parçasıyla duvardaki çiviye asılı asil bir ağaç dalıydı. Çocukluğumun bir kısmı dedemin dizinin dibinde geçti. Sürekli sorular sorardım. Dedemde anlatırdı. Ama o çubuğun ne olduğunu sormak, o güne dek aklıma gelmemişti.
Bir gün kapımız çalındı. Gelen komşulardan biriydi. Dedemle konuşurken oldukça heyecanlıydı. Dedemin tamam dediğini işittim. Komşu kapıda beklerken dedem beni yanına çağırdı. Tekke dairesine gittik. Duvardaki çubuğu aldı, elime tutuşturdu ve “Hadi gidelim” dedi. Komşunun evine gittik. Evde genç bir adam yer yatağında ellerini karnına bastırmış, iki büklüm kıvrılmış, kıvranıyordu. Bir yandan da “Karnım! Karnım!” diye acı içinde olduğunu belli eden çığlıklar atıyordu. Dedem çubuğu eline aldı. “La İlahe İllalah. Muhammed Şifaullah” dedikten sonra çubuğu adamın karnına sürtmeye başladı. Bir yandan çubukla adamın karnını sıvazlarken, bir yandan da mırıldanarak Fatiha suresini okuyordu. 10-15 dakika sonra adamın bacakları gevşedi. Kasılmaları geçmişti. Gözleri bi çala açıldı. Yüzünde tebessüm belirdi. Belli ki sancısı geçmişti. Hemen uyumaya başladı. Dedemle hiç konuşmadan eve geri dönerken o küçücük aklımdan neler geçiriyordum bilemezsiniz. Soracak çok şey vardı. Ama cevaplar ayan beyan ortadayken soracak hiçbir şey yoktu. Mutluluktan uçuyordum. Benim dedem bir şifacıydı.
Aradan ne kadar zaman geçti şimdi hatırlamıyorum. Gene bir gün kapıya bir adam geldi. Dedemle konuştu. Dedem beni yanına çağırdı. Tekkenin anahtarlarını elime verdi. “Git sancı çubuğunu getir.” Bir koşu tekkeye gittim duvardaki sancı çubuğunu aldım. Dedeme getirdim. Dedem, “Ben yorgunum, sen git” dedi. Heyecandan bayılmak üzereydim. Sancı çubuğunu sımsıkı tutmaktan parmaklarıma kramp girecekti neredeyse. Adamın peşine takıldım. Olay mahalline vardığımızda ahıra yöneldik. O da ne? Yerde yatan bir at değil mi? Kocaman bir at ahırın orta yerinde yatıyor. Ama ne yatmak! At çığlığı duydunuz mu siz hiç? Ben duydum. Manzarayı anlatmak kelimelere sığmaz. At, bir yandan haykırıyor, bir yandan da bacaklarıyla çırpınıyordu. Adam atın yanına yere çöktü. Atın başını dizlerine yatırdı. Elleriyle atın boynunu sıvazlamaya başladı. Ben atın sırtına yaklaştım. Çocuk kollarımın yettiğince uzanarak atın karnına elimdeki çubuğu sürtmeye başladım. Bir yandan da birkaç gün önce dedemden işittiklerimi ezberimden okuyordum. Evet, doğru tahmin ettiniz. At birkaç dakika içinde iyileşti. Ben, tek başıma elimdeki sancı çubuğu ile o anda, o daracık ahırda, sanki dünyanın veya bir başka paralel evrenin efendisi olmuştum. Koşarak eve döndüğümü hatırlıyorum. Dedeme olanları nasıl anlattığımı, dedemin bana neler dediğini hiç hatırlamıyorum. Tek hatırladığım çok heyecanlandığımdı. Aynen şimdi size bu hikâyeyi anlatırken nasıl sa o zaman da öyle heyecanlanmıştım. O sancı çubuğunu, bir daha hiç kullanmadım. Ama olsun, tek bildiğim; artık ben de bir şifacıydım.
Sayılı günler çabuk geçer. Aradan tam 50 yıl geçtikten sonra yaşanmış bir hatıradan yola çıkarak bu satırları yazarken, kimseye yanlış bir mesaj vermemeye de çok dikkat etmek bakımından; telkin, masaj, belki kısmi hipnoz ile psikosomatik birçok hastalığın tedavi edildiğini artık biliyorum. Bu deneyimimi, telkin ve kısmi hipnoz yöntemleriyle birleştirerek, genel anestezi öncesinde hastalarımın endişelerini gidermek ve lokal anestezi altında ameliyat edeceğim hastalarımın da ameliyata uyumunu artırmak için kullanıyorum.
Sancı Çubuğu
Prof. Dr. Ethem GÜNEREN
Yorumlar