Bu yazımda sizlerle Cumhuriyetimizin kurucusu Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre önce görmüş olduğu bir rüyasınına yaptığım kısa analizi paylaşmak istedim.

Tarihçe

Atatürk’ün hastalığı 1937 yılı sonlarında kendini göstermiş, Ocak 1938’de karaciğer hastalığı teşhisi konulmuştur. Aynı yıl mart ayından itibaren yabancı doktorlardan da yardım alınmış, ancak hastalık Haziran 1938’den sonra ağırlaşmıştır. Hareket kabiliyeti azalan Atatürk, 24 Temmuz 1938’de Dolmabahçe Sarayı’na nakledilmiştir. Durumunun ciddileşmesi üzerine 6 Eylül 1938’de vasiyetini yazdırmış, 7 ve 22 Eylül’de karnından su alınmıştır. Bu işlemlerden bir süre sonra Atatürk bir rüya görür ve yaveri Salih Bozok’a anlatır.

Rüyasında Bozok ile bir otel salonundadır. Salonun bir köşesinde bilardo masası ve Atatürk tarafından yüzü seçilemeyen, sırtı dönük bir adam vardır. O sırada Atatürk tarafından 30 kişi oldukları söylenilen iri yarı bir kalabalık içeri girer; içlerinden biri istekayı alıp o adama vurmaya başlar. Bozok müdahale etmek ister, ancak Atatürk el işaretiyle onu durdurur. Saldırgan bu kez onlara yönelir, tabancasını doğrultur ve ateş eder; kurşunlardan biri Atatürk’e, diğeri Bozok’a isabet eder. Ardından hiçbir şey olmamış gibi, “Kalkın, dans edelim,” der. Bunun üzerine Atatürk ve Bozok saldırganın önünde dans etmeye başlar.

Atatürk’ün Rüyasının Analizi

Atatürk’ün, 1899 yılında harp okulunda okumak için geldiği İstanbul’da bilardo öğrendiği, bir dönem Niko Cankopulos isminde bir bilardo hocası olduğu ve Çankaya Köşkü, Saray Sineması gibi yerlerin yanında yaşamının son günlerini geçirdiği Dolmabahçe Sarayı’nda da daha önceleri bilardo oynadığı bilinmektedir. Bilardo salonu gibi Atatürk’ün yaşamında güvenli ve tanıdık olabilecek bir yerin rüyada ani bir saldırıya sahne olması, Atatürk’ün güvenlik duygusunun zedelenmesini ve yaklaşan ölüm tehdidine dair bilinçdışı farkındalığını temsil ediyor olabilir.

Atatürk’ün rüyasındaki kişinin yüzünü göremeyişi ya da seçemeyişi, rüyanın devamında bu kişinin isteka ile saldırıya uğramış olması bilgisi eşliğinde değerlendirildiğinde, bu kişinin rüyadaki varlığının odaya giren kişilerin niyet ve davranışlarını açıklayan bir nesne işlevi gördüğü şeklinde yorumlanabilir. Yani bu kişi, rüya içinde belirli bir kimlik taşımaktan çok, saldırganların öfkesinin ve tehdidin yöneldiği bir “hedef” olarak somutlaşmış olabilir. Daha iddialı bir yorumla, bu yüzü belirsiz figür Atatürk’ün bizzat kendisi de olabilir; ancak düş çalışması, yani rüya üretim sürecindeki bilinçdışı sansür mekanizmaları, kişinin yüzünü seçilemez kılarak bu durumun açıkça fark edilmesini engellemiş ve rüya anlatısının sürekliliğini korumuş olabilir.

Rüyada isteka ile Atatürk’ün teşhis edemediği kişinin omzuna bütün kuvvetiyle vuran iri yarı kişinin sonrasında Atatürk ve yaverinin üstüne doğru yaklaşarak tehditkâr bir vaziyet alması, yaverinin müdahale etmek istemesine karşın Atatürk’ün sessizce “sus” işaretini vermesi ve sonunda her ikisine de ateş edilmiş olması, rüyanın görüldüğü dönemde Atatürk’ün hastalığının ilerlediği ve vasiyetini dahi hazırlamış olduğu bilgisi eşliğinde değerlendirildiğinde, bu sahnelerin Atatürk’ün yaklaşmakta olan ölümü karşısındaki ruhsal durumunu yansıttığı düşünülebilir. Bu bağlamda Atatürk’ün, ölüm gerçeğini bir tehdit olarak simgeleyen sahnelerden duygusal ya da zihinsel düzeyde geri çekilerek—müdahale etmek yerine susmayı seçerek—ölümle arasına bilinçdışı bir mesafe koyma çabasında olduğu ileri sürülebilir. Ayrıca, rüyada yaverinin de bu tehdide karşı etkisiz kalması ve kurşunlanmış olması, Atatürk’ün zihninde hiçbir dış yardımın—yaverinin bile—onu ölümden kurtaramayacağına dair düşüncesinin sembolik bir ifadesi olabilir.

Rüyada Atatürk ve yaverinin kurşun yedikten sonra rüyanın bitmemiş olması, kendilerine vuran kişinin “kalkın dans edelim” şeklindeki emri sonrası onun huzurunda dans etmiş oluşları ve rüyanın başında salona giren kişilerin sayısının Atatürk tarafından 30 olarak tanımlanması, bu rüyanın arzu doyumunu sağlayan asıl noktasına işaret ediyor olabilir.

Freud, Düşlerin Yorumu isimli kitabında içerisinde sayıların geçtiği birçok rüyadan bahsederek, sayı ve hesapların rüya çalışmasının malzemesi olan gizli düş içeriklerini nasıl kullandığını çok net ve aydınlatıcı biçimde ortaya koyduğunu belirtir. Freud’un anlattığı bir vakada, tedavisinin sonuna yaklaşan bir kadın, rüyasında kızının bir ödeme yapmak üzere kendi çantasından 3 florin 65 metelik aldığını görür. Ancak kadın buna itiraz ederek, “Ne yapıyorsun? Fiyat sadece 21 metelik,” der. Freud, bu rüyayı yorumlarken kadının kızını Viyana’da bir okula göndermiş bir yabancı olduğunu ve kızının okulunun üç hafta sonra sona ereceğini, dolayısıyla kadının tedavisinin de kızının okul süresiyle sınırlı olduğunu belirtir. Öte yandan, yine Freud’un aktardığına göre, rüyadan bir gün önce okul müdürü kadına çocuğunun okulda bir yıl daha kalıp kalamayacağını sormuştur. Freud’a göre bu rüyada zamansal süreçler para birimlerindeki sayılar üzerinden temsil edilmiştir: “3 florin 65 metelik” → 365 gün (1 yıl), “21 metelik” → 21 gün. Freud, bu düşte giderilen arzunun, terapinin süresini kısaltarak maliyetini azaltmaya yönelik olduğunu; zamanın para cinsinden temsil edildiği bu rüyada, “vakit nakittir” ifadesinin adeta somutlaştığını belirtir.

Freud, yaşadığımız dünyada hiçbir şeyin tamamen keyfi olamayacağını belirtir. Ona göre, tamamen keyfi olarak aklımıza bir sayı getirdiğimizde, bu sayı kişisel olarak o anda bize öncelikli ve anlamlı görünmese bile, aslında o anki düşüncelerimiz ve ruhsal durumumuz tarafından belirlenmiştir.

Atatürk’ün rüyasında sayıca “otuz” olarak tanımlanan iri yarı kişilerin ne “biz otuz kişiyiz” dediklerine (ya da bunu belirtir bir simge taşıdıklarına) ne de Atatürk’ün onları tek tek saydığına dair bir anlatımın yer almaması, bu sayının rüyayı gördüğü dönemde Atatürk’ün ruhsal yaşamında Freud’un da belirtmiş olduğu gibi özel bir yeri ve anlamı olabileceğini düşündürtmektedir.

Takvim ve zaman planlaması, hayatımızın her alanında sürekli karşılaştığımız ve önemli bir yer tuttuğu için 30 sayısının bu bağlamdaki kullanımı oldukça yaygındır; ayların çoğunun en az 30 gününün olması, günlük hayatın en temel düzenleyici unsurlarından biridir. Atatürk’ün hastalığının ilerlemiş olduğu son dönemlerinde, 29 Ekim 1938 tarihinde Ankara’da yapılacak olan Cumhuriyet Bayramı’nın 15. yıl kutlamalarına katılma isteğini birçok kez dile getirdiği bilinen bir gerçektir.

Atatürk’ün Eylül ayında gördüğü bu rüyayı anlatırken kullandığı “otuz” sayısı, gerek Eylül ayından sonra gelen Ekim ayına bir göndermede bulunması, gerekse 29 Ekim tarihindeki “yirmi dokuz” sayısına olan yakınlığı nedeniyle; hem Cumhuriyet Bayramı’nın tarihine hem de ilgili Ekim ayına dair ortak bir yoğunlaştırma mekanizmasına uğramış olabilir.

Rüyanın sonunda geçen “dans etme” sahnesi, ilk bakışta tuhaf ya da uyumsuz görülebilecek bir geçiş unsuru olmakla birlikte—esasında sansür nedeniyle birçok düşte benzer geçişler mevcuttur—bu sahne, kutlama fikir ve arzusunun “dans etme” eylemi üzerinden yer değiştirmesi olarak değerlendirilebilir. Bu bilgi, bahsedilmiş olunan “30” sayısına dair yorumlarla birlikte değerlendirildiğinde; yaklaşan ölümünün bilincinde olan Atatürk’ün, hayatının son döneminde Cumhuriyet’in yıl dönümü kutlamalarına katılma arzusu, bu rüya aracılığıyla sembolik biçimde ifade edilmiş olabilir.