Son yıllarda yalnızlık üzerine yazılanları dikkatle izliyorum. Bazı araştırmacılar yalnızlığın beyin ve beden sağlığı üzerindeki etkilerini incelerken, diğerleri sosyal bağların uzun yaşamla ilişkisini güçlü verilerle ortaya koydular. Öte yandan popüler bilim yazılarında, yalnız insanların daha zeki ya da daha yaratıcı olduğuna dair iddialar sıkça dolaşıyor. Bir başka grup ise geniş sosyal ağları olan bireylerin daha mutlu, daha başarılı ve hatta daha sağlıklı olduğunu vurguluyor. Bu iki yaklaşımın içinde, temel bir ayrımı gözden kaçırdığımızı düşünüyorum: Yalnız kalmayı seçmek ile yalnızlığa mecbur bırakılmak aynı şey değildir.

Yalnızlık tek bir olgu değildir; en az iki yüzü vardır. İlki, bireyin kendi isteğiyle geri çekildiği, düşünmek, üretmek, dinlenmek ya da kendini düzenlemek için ayırdığı zamandır. Buna “seçilmiş yalnızlık” diyebiliriz. İkincisi ise, kişinin arzu ettiği sosyal bağlara erişememesi, dışlanması, terk edilmesi ya da bağlarının kopması sonucunda yaşadığı, çoğu zaman acı verici olan “zorunlu yalnızlık”tır. Psikolojik ve fizyolojik sonuçları bakımından bu iki durum birbirinden kökten farklıdır.

Seçilmiş yalnızlık, insanın öz düzenleme kapasitesini besler. Beynin dikkat ağlarının dinlenmesine, dağınık düşüncelerin toparlanmasına ve yaratıcılığın mayalanmasına imkân tanır. Tarih boyunca pek çok düşünür ve bilim insanı üretken dönemlerini uzun tefekkür zamanlarıyla ilişkilendirmiştir. Bu durum, yalnızlığın kendiliğinden bir erdem olduğu anlamına gelmez; fakat bilinçli ve sınırlı bir geri çekilmenin zihinsel berraklık sağladığına dair güçlü gözlemler vardır. Kimi bireyler için yalnız kalmak, sosyal uyaran bombardımanından korunmanın ve iç sesi duyabilmenin yoludur.

Buna karşılık zorunlu yalnızlık, organizmanın tehdit algısını artırır. İnsan türü evrimsel olarak sosyal bağlara bağımlıdır; dışlanma ya da terk edilme hissi, biyolojik düzeyde alarm sistemlerini harekete geçirir. Kronik yalnızlık yaşayan bireylerde stres hormonlarının yükseldiğini, inflamatuvar süreçlerin arttığını ve uyku kalitesinin bozulduğunu gösteren çalışmalar mevcuttur. Sosyal bağların koruyucu etkisi de buradan kaynaklanır: Güvenli ilişkiler, sinir sistemini regüle eder, stres yanıtını dengeler ve yaşam doyumunu artırır.

Bu noktada sık yapılan bir hataya dikkat çekmek isterim: Yalnız olmayı tercih eden bireyleri “asosyal” ya da “uyumsuz”, geniş çevreye sahip olanları ise otomatik olarak “sağlıklı” kategorisine yerleştirmek bilimsel değildir. Sosyal ağların niceliği kadar niteliği de önemlidir. Yüzlerce çevrimiçi bağlantı, derinlikli bir iki dostluğun yerini tutmayabilir. Aynı şekilde, zaman zaman kalabalıktan uzaklaşmak isteyen bir birey patolojik bir yalnızlık yaşamıyor olabilir; aksine psikolojik sınırlarını koruyor olabilir.

Toplumsal bağlamı da göz ardı edemeyiz. Modern yaşam, özellikle büyük şehirlerde, insanı kalabalıklar içinde yalnız bırakabiliyor. Performans baskısı, sürekli bağlantıda olma zorunluluğu ve dijital mecraların yüzeysel etkileşimleri, gerçek temasın yerini doldurmuyor. Bu ortamda seçilmiş yalnızlık, bir tür zihinsel hijyen pratiği olarak görülebilir. Ancak aynı şehirler, kırılgan gruplar için sosyal izolasyonu derinleştirebiliyor: Yaşlılar, göçmenler, kronik hastalığı olanlar ya da ekonomik olarak dezavantajlı bireyler için yalnızlık çoğu zaman bir tercih değil, bir kader gibi yaşanıyor.

Ben “yalnızlık seçimi anları”ndan yanayım. Çünkü insanın hem bağa hem de mesafeye ihtiyacı vardır. Sağlıklı bir psikososyal denge, ritmik bir hareket gibidir: Yaklaşma ve uzaklaşma, konuşma ve susma, paylaşma ve içe dönme. Sürekli kalabalık içinde olmak kadar sürekli izole yaşamak da dengeyi bozar. Önemli olan, yalnız kalma kapasitesinin bir kaçış değil, bilinçli bir tercih olmasıdır.

Bir sağlık profesörü olarak önerim şudur: Yalnızlık deneyimini hastalık ya da erdem ikilemine sıkıştırmayalım. Önce soralım: Bu yalnızlık seçilmiş mi, dayatılmış mı? Kişi bu durumdan güç mü alıyor, yoksa tükeniyor mu? Müdahale gerektiren durum, bireyin arzu ettiği bağlara ulaşamaması ve bundan dolayı ıstırap çekmesidir. Böyle bir tabloda sosyal destek ağlarını güçlendirmek, topluluk temelli programlar geliştirmek ve damgalamayı azaltmak temel öncelik olmalıdır.

Sonuç olarak, yalnız insan tek tip değildir. Yalnızlık bazen bir sığınak, bazen bir yaradır. Bilimsel verileri yorumlarken bu ayrımı net biçimde yapmak zorundayız. Seçilmiş yalnızlık, insanın kendisiyle kurduğu ilişkinin derinleştiği verimli bir alan olabilir. Zorunlu yalnızlık ise, şefkat ve toplumsal sorumluluk gerektiren bir halk sağlığı meselesidir. Belki de asıl mesele, insanlara hem bağ kurabilecekleri güvenli alanlar hem de dilediklerinde çekilebilecekleri meşru yalnızlık zamanları sunabilmektir.