Bir çocuk gerçekten ne zaman kaybedilir? Kalbi durduğunda mı… yoksa herkesin sustuğu anda mı?

Tuana Torun’un ardından yazılan her cümle, bir gerçeği daha görünür kılıyor: Biz bir kazayı değil, bir sürecin sonucunu konuşuyoruz. Bu yüzden mesele yalnızca direksiyon başındaki bir sürücü değil. Mesele, o çocuğun adının ilk kez bir iddiayla anıldığı andan itibaren nasıl korunamadığıdır.

Çünkü bazı ölümler vardır…
Öncesi yazılmıştır.

Henüz 16 yaşında bir çocuk. Adı bir dosyaya giriyor. Ardından sosyal medyada yayılıyor. Yorumlar, ithamlar, ima dolu cümleler… Ve en tehlikelisi: Politik pozisyonlar.
Evet, buradan açık konuşmak gerekiyor:

Bir çocuk istismarı iddiası ortaya çıktığında, taraflar siyasi kimliklere göre hizalanıyorsa, orada adalet yara almıştır.
Çocuk dosyaları, siyasi aidiyetin gölgesine girerse, gerçek ikinci plana düşer.
Ve en ağır bedeli de maalesef yine o çocuk öder.

Bugün Tuana’nın ardından konuşurken şu soruyu sormak zorundayız:
Bu olay ilk gününden itibaren politize mi edildi?

Eğer edildi ise…
Bir çocuğun hikâyesi, hakikat arayışından koparılıp siyasi kamplaşmanın malzemesi haline getirildiyse…
Orada sadece hukuk değil, vicdan da kaybeder.

Peki devlet?
Emniyet gerekli tedbirleri aldı mı?
Tehdit iddiaları varsa, bu tehditler zamanında tespit edildi mi?
Bir çocuğun adı sosyal medyada dolaşıyorken, dijital koruma mekanizmaları devreye girdi mi?

Bu soruların cevabı “evet” ise, o zaman sonuç neden böyle?
Cevap “hayır” ise, o zaman ortada açık bir ihmal var.

Aile ve Sosyal Hizmetler sistemi…
Bir çocuk bu kadar ağır bir psikolojik yükün altındayken, koruyucu ve önleyici mekanizmalar ne kadar hızlı çalıştı?
Psikolojik destek yeterince sağlandı mı?
Aileye rehberlik ne oranda verildi?
Koruma kararı, takip sistemi, sosyal inceleme… Bunlar sadece mevzuatta kalan başlıklar mı, yoksa sahada gerçekten yaşayan mekanizmalar mı?

Valilik…
Yerel kriz yönetimi devreye girdi mi?
Bir çocuğun adı bu kadar hassas bir dosyada geçerken, kamu düzeni kadar o çocuğun ruh sağlığı da korundu mu?

Bu sorular gerçekten rahatsız edici.
Ama bu sorular sorulmadan, hiçbir şey değişmez.

Çünkü mesele şu:
Biz hâlâ olay olduktan sonra konuşan bir toplumuz.
Oysa korunması gerekenler, olay olmadan önce korunmalı.

Tuana’nın hikâyesi bize şunu gösterdi:
Türkiye’de çocuklar yalnızca fiziksel risklere karşı değil, sosyal ve dijital baskılara karşı da savunmasız.
Ve bu baskılar, çoğu zaman görünmez olduğu için daha tehlikeli.

Bir çocuğun omuzlarına yüklenen dedikodular, ima edilen suçlamalar, sosyal medya linçleri… Bunlar bir yetişkini bile yıpratır.
Ama biz o yükü bir çocuğa bıraktık.

Sonra ne yaptık?
İzledik.

Belki en ağır cümle bu:
Biz, bir çocuğun yalnız kalışını izledik.

Ve bugün…
O çocuk yok.

Ama bu hikâyede bir şey var ki, hepimizin önünde saygıyla eğilmesini gerektiriyor.

Bir baba…
Evladını kaybetmiş bir baba…
Acının en ağırını yaşamasına rağmen dimdik duruyor. Metanetini koruyor. Ve en önemlisi, evladının organlarını bağışlayarak başka hayatlara umut oluyor.

Bu, sıradan bir insanın yapabileceği bir şey değildir.
Bu, acının içinden iyilik çıkarabilen büyük bir yüreğin işidir.

Biz o babayı konuşurken utanmalıyız.
Çünkü o, en büyük kaybın içinden hayat üretirken; biz, bir çocuğu yaşatacak sistemi kuramadık.

İşte asıl çelişki burada.

Bir yanda görevini eksik yapan kurumlar…
Diğer yanda görevini fazlasıyla yapan bir baba…

Artık şu gerçeği net söylemek zorundayız:

Çocuk koruma sistemi Türkiye’de hâlâ reaktif çalışıyor.
Yani olay olduktan sonra devreye giriyor.
Oysa olması gereken, risk ortaya çıktığı anda çocuğun etrafına görünmez bir koruma kalkanı örmektir.

Bu kalkan;
Emniyeti,
Aile Bakanlığı’nı,
Valiliği,
Okulları,
Psikolojik destek mekanizmalarını aynı anda harekete geçirmelidir.

Ama eğer bu zincirin bir halkası bile gecikirse…
Sonuç, bugün konuştuğumuz tablo olur.

Tuana’nın ardından artık kimse “elimizden geleni yaptık” diyemez.
Çünkü sonuç ortada.

Bu bir kaza değil.
Bu, ihmalin sonucudur.

Ve ihmal, tekrar ederse artık bir hata değil…
Bir tercihtir.

Bugün sorulması gereken soru şu değil:
“Ne oldu?”

Asıl soru şu:
“Bir daha olmaması için ne yapacağız?”

Eğer bu soruya net, hızlı ve cesur cevaplar vermezsek…
Yarın başka bir isimi konuşacağız.

Ve yine geç kalmış olacağız.

Son söz açık ve ağırdır:
Bir çocuğu koruyamayan kendini asla savunamaz.