Bazı tehlikeler hayatımıza kapıyı kırarak girmez. Gürültü çıkarmaz, panik oluşturmaz, ürkütücü bir yüzle karşımıza dikilmez. Tam tersine, kendini keyif gibi gösterir.
Sohbetin eşlikçisi olur, dost meclisinin ortasına yerleşir, gençliğin alışkanlığına dönüşür. İşte nargile tam da böyle bir yerde duruyor. İnsanlar onun etrafında konuşuyor, gülüyor, vakit geçiriyor. O sırada fark edilmeyen şey ise şu: Masanın üstünde duran yalnızca bir eğlence aracı değildir. Sessizce akciğere yürüyen, bedeni yoran, toplumsal olarak da meşrulaştırılmış bir sağlık tehdididir.
Bugün birçok insanın zihninde nargile hâlâ sigaradan ayrı, daha hafif, daha masum bir yerde duruyor. Bunun en büyük sebebi de onun sunuluş biçimi. Kapalı bir tütün ürünü gibi değil, sosyal bir ritüel gibi pazarlanıyor. Dumanı aromayla örtülüyor, zararı görüntüyle perdeleniyor. İnsanların eline bir bağımlılık nesnesi değil de sanki bir “mekân deneyimi” veriliyor. Oysa beden, ambalaja bakmaz. Akciğer, dumanın hangi ortamda çekildiğiyle ilgilenmez. İster bir hastane kapısında, ister lüks bir kafede, ister arkadaş ortamında olsun; içine çekilen şey dumansa, beden bunun bedelini öder.
Masum görünen alışkanlık
Bir hekimin en çok dikkat ettiği şeylerden biri, toplumun hangi zararları erken fark ettiği, hangilerini ise gecikerek ciddiye aldığıdır. Nargile ne yazık ki ikinci grupta yer alıyor. Çünkü onun zararını konuşmak, çoğu zaman keyfe karışmak gibi algılanıyor. İnsanlar nargileyi bir bağımlılık meselesi olarak değil, sosyal hayatın doğal bir parçası olarak görüyor. Hâl böyle olunca da zarar, normalleşmenin içinde görünmezleşiyor.
İşte asıl problem burada başlıyor. Bir toplumda zarar veren bir alışkanlık ne kadar sıradanlaşırsa, ona karşı savunma duygusu da o kadar zayıflar. Gençler bunu risk olarak değil, yetişkinliğe geçişin bir sahnesi gibi görür. Aileler bazen sigaraya gösterdiği tepkiyi nargileye göstermez. Mekânlar bunu müşteri çekmenin doğal bir unsuru sayar. Böylece bireysel bir tercih gibi görünen şey, zamanla toplumsal bir sağlık zeminine dönüşür.
Nargileyi yalnızca içen kişinin meselesi gibi görmek de eksik bir bakıştır. Çünkü sağlık dediğimiz alan, yalnızca bireyin kendi bedeniyle kurduğu ilişki değildir. Sağlık, aynı zamanda toplumun birbirine bıraktığı mirastır. Bugün bir kafede sıradanlaştırılan alışkanlık, yarın bir solunum şikâyeti olarak, bir kronik hastalık yükü olarak, bir genç bedenin yorgunluğu olarak karşımıza çıkar. Geç fark edilen her zarar, sadece kişiyi değil, aileyi, çevreyi ve sağlık sistemini de ilgilendirir.
Akciğerin sessiz itirazı
İnsan bedeni birçok hatayı hemen cezalandırmaz. Bu yüzden bazı insanlar kendilerini iyi hissettikleri için güvende olduklarını sanır. Oysa akciğer çoğu zaman sessiz hasar görür. Başlangıçta belirgin bir alarm vermez. Nefes darlığı bir gün ansızın başlamaz; yavaş yavaş yerleşir. Yorgunluk, öksürük, tahammülsüzlük, efor kapasitesinde düşüş… Bunlar bazen hayatın yoğunluğuna, uykusuzluğa, strese bağlanır. Bedende olan bitenle alışkanlık arasındaki bağ geç kurulur.
Hekimlik bize şunu öğretir: İnsanlar çoğu zaman ilk darbeyi değil, biriken yükü fark eder. Nargile de tam olarak böyle işler. Bir anda değil, yavaş yavaş. Göz göre göre değil, alıştıra alıştıra. Zararın en kolay gizlendiği alanlardan biri de budur zaten. Bir şey ne kadar sık tekrarlanırsa, insanlar onu o kadar az sorgular. Bir şey ne kadar keyifle birlikte anılırsa, ondan o kadar az korkulur. Fakat bedenin hafızası toplumun hafızası kadar gevşek değildir. O, maruz kaldığını unutmadan taşır.
Bu yüzden nargile meselesini yalnızca bireysel bir zevk tartışması gibi ele almak yetersizdir. Burada konuşulması gereken şey, akciğerin bir eğlenceye ne kadar süre katlanacağı değil; toplumun sağlığına zarar veren bir alışkanlığı neden bu kadar kolay içselleştirdiğidir.
Kafede kurulan yanılsama
Bir alışkanlık ne kadar estetikleştirilirse, ona karşı refleks geliştirmek de o kadar zorlaşır. Nargile tam da böyle bir görüntü içinde hayat buluyor. Camın, suyun, aromanın, loş ışığın ve sohbetin içine yerleştirilmiş bir duman düzeni… Genç bir insan bunu gördüğünde tehlikeyi değil, aidiyeti görüyor. Bir masaya dahil olmayı, bir çevrenin parçası olmayı, bir kültürün içinde görünmeyi önemsiyor. Sağlığa yönelik tehdit ise bu görsel düzenin arkasında silikleşiyor.
Bu tabloyu hafife almak doğru olmaz. Çünkü insan yalnızca bilgiyle değil, atmosferle de etkilenir. Kimi zararlı alışkanlıklar doğrudan kötü görünür. Kimi ise güzel ambalajlandığı için daha kolay kabul görür. Nargilenin en sinsi taraflarından biri de budur. Kendini zarar olarak değil, alışkanlık olarak sunması. Toplum da çoğu zaman gözünü bunun üstünden kaçırır.
Oysa bizim sağlıkla ilgili meselelere sadece hastalık ortaya çıktıktan sonra değil, onu besleyen kültür oluşurken de bakmamız gerekir. Bir şey beden için zararlıysa, onun şık sunuluyor olması hükmü değiştirmez. Keyif vermesi de değiştirmez. Kalabalık içinde yapılması da değiştirmez. İnsanlara iyi hissettirmesi, bedene iyi geldiği anlamına gelmez.
Asıl mesele sadece duman değil
Nargileyi konuşurken yalnızca içe çekilen dumanı değil, ona eşlik eden toplumsal kabullenişi de konuşmak gerekir. Çünkü bazı alışkanlıkları tehlikeli yapan yalnızca etkileri değil, onları eleştirmeyi zorlaştıran yaygın kabuldür. Bugün bir genç nargileye oturduğunda çoğu zaman kendini riskli bir davranış içinde hissetmiyor. Tam tersine, sıradan bir sosyal etkinliğin içindeymiş gibi hissediyor. İşte tehlike burada daha da derinleşiyor.
Normalleşen her zarar, kendine yeni alan açar. Sessizce yayılır. Eleştirilmediği için güçlenir. Sorgulanmadığı için kalıcılaşır. Bir süre sonra insanlar onun varlığını değil, yokluğunu garipsemeye başlar. Kafede nargile yoksa eksiklik sayılır; varsa kimse dönüp neyi soluduğunu düşünmez. Bu, sağlık açısından küçümsenecek bir durum değildir. Çünkü toplumlar bazen en büyük zararı, alıştıkları şeylerden görür.
Uyarı yargı değildir
Burada amaç kimseyi küçümsemek, kimsenin hayat tarzına parmak sallamak değildir. Hekimce sorumluluk başka bir yerden konuşur. İnsanları utandırarak değil, fark ettirerek yol almaya çalışır. Nargile konusunda söylenmesi gereken de budur: Bir alışkanlık sıradanlaşmış olabilir; ama sıradanlaşması onu zararsız yapmaz. Bir mekânda yaygın olması, onu güvenli kılmaz. Gençler arasında popüler olması, bedende açtığı tahribatı hafifletmez.
Toplum sağlığı dediğimiz şey biraz da bu yüzden önemlidir. Çünkü her birey, kendi bedeni kadar ortak hayatın da bir parçasıdır. Bugün masum görülen bir alışkanlık, yarın hepimizin yükünü artırabilir. Bu nedenle nargileyi yalnızca duman çıkaran bir keyif nesnesi gibi değil, toplumsal akciğer tahribatı üreten bir kültürel alışkanlık olarak yeniden düşünmek zorundayız.
Belki tam da buradan başlamalıyız. Masadaki görüntüye değil, bedenin sessiz gerçeğine bakarak. Keyfin arkasındaki hasarı görerek. Kafelerde kurulan bu normalin gerçekten ne kadar normal olduğunu yeniden sorarak. Çünkü bazen bir toplumu korumak, en çok alıştığı şeyleri yeniden sorgulamakla mümkün olur. Nargile de bunlardan biridir. Bugün hoş görülen, yarın ağır bedeller doğurabilecek kadar ciddi bir meseledir. Bunu geç fark etmenin bedelini ise ne yazık ki yine insan bedeni öder.