Bir toplumun terbiyesi, en çok da çocuklarına neyi serbest bıraktığında anlaşılır. Çünkü çocuk, tabiatı gereği hareketlidir, meraklıdır, sabırsızdır. Asıl belirleyici olan bu değildir. Belirleyici olan, bu hareketin karşısında yetişkinin ne yaptığıdır. Durduruyor mu, yön veriyor mu, yanlışla doğru arasına bir çizgi çekiyor mu? Yoksa her taşkınlığı, her hoyratlığı, her ölçüsüzlüğü “çocuk işte” cümlesine sığınıp geçiştiriyor mu?

Bugün çocuklar üzerinden konuşulan birçok meselede, asıl sorunun çocuklarda değil, yetişkinlerin tutumunda büyüdüğünü düşünüyorum. Çünkü çocuk, hayatı kendiliğinden öğrenmez. Ona gösterilen kadarını öğrenir. Nerede durulacağını, başkasının hakkına nasıl saygı duyulacağını, bir eşyanın oyuncak olup olmadığını, bir kamusal alanın evin salonu gibi kullanılıp kullanılamayacağını hep bir başkasına bakarak kavrar. Anne babanın sustuğu yerde, çocuk da yaptığı her davranışı meşru sanır.

Bir hekim olarak, insan gelişimine biraz da buradan bakmak gerekir diye düşünüyorum. Çocuk büyümesi yalnızca boyla, kiloyla, zekâ testleriyle ölçülmez. Ruhsal olgunluk da bir gelişimdir. Dürtüyü erteleyebilmek, bekleyebilmek, başkasını hesaba katabilmek, bulunduğu ortama göre davranabilmek de büyümenin parçalarıdır. Bu hasletler kendiliğinden oluşmaz. Sevgiden beslenirler ama sadece sevgiyle tamamlanmazlar. Sınırla, tutarlılıkla, tekrar edilen doğru tutumlarla yerleşirler.

Şirinlik diye alkışlanan şey

Bugün bazı anne babalar, çocuğun her taşkın hareketini neredeyse bir kişilik belirtisi gibi sunuyor. Restoranda masadaki tuzluğu yere atan, peçeteliği deviren, servis kaşıklarını halıya saçan çocuk için “çok hareketli” denilip gülünüyor. O masayı toplayan garsonun emeği, yan masada yemeğini yemeye çalışan insanların huzuru kimsenin aklına gelmiyor.

Asansörde bütün düğmelere basan çocuk, sanki bir zekâ gösterisi yapmış gibi izleniyor. Apartmanda bekleyen yaşlı insan, kucağında bebekle ayakta kalan anne, işe yetişmeye çalışan biri görünmez oluyor. Markette paketi açıp içinden yiyen, sonra ürünü başka bir rafa bırakan çocuk uyarılmıyor. Bekleme salonunda ayakkabılarıyla koltuğun üzerine çıkan çocuğa, “düşmesin yeter” anlayışıyla bakılıyor. O koltuğa sonra kimin oturacağı, oranın ortak alan olduğu, herkesin aynı özeni hak ettiği hiç konuşulmuyor.

Bunlar küçük sahneler gibi durabilir. Ama insan karakteri zaten böyle sahnelerde şekillenir. Hayatın büyük sınavları, küçük davranışların toplamından doğar; adeta onların bileşkesidir.

Özgüven başka, ölçüsüzlük başka

Son yıllarda kulağa hoş gelen ama içi yanlış doldurulan bazı kavramlar var. En başında da “özgüven” geliyor. Çocuğa her istediğini yaptırmayı, ona yapılan her itirazı susturmayı, her sınırı kaldırmayı özgüvenli yetiştirmek sanıyoruz. Oysa özgüven, çocuğun çevresine rağmen büyümesi değildir; çevresiyle birlikte var olmayı öğrenmesidir.

Kendisini ifade edebilen çocuk elbette kıymetlidir. Ama kendisini ifade etmek, istediği anda bağırmak, istediği yerde koşmak, istemediği bir şey karşısında ortalığı birbirine katmak demek değildir. İradesi gelişen çocuk güçlüdür; dürtüsünün esiri olan çocuk değil.

Burada çok temel bir fark vardır. Özgürlük, başkasının alanını hiçe saymak değildir. Merak, mahremiyeti ihlal etme hakkı vermez. “Çok meraklı” diye başkasının çekmecesini açan, özel eşyasını karıştıran, telefonunu izinsiz eline alan çocuğun davranışı normalleştirilemez. Çünkü çocuk o anda sadece bir eşyaya dokunmuyor; sınır fikrini de öğreniyor. Eğer o sınır hiç gösterilmezse, çocuk hayatı kendinden ibaret sanmaya başlıyor.

Çocuğu değil, rahatı koruyan tutum

Bazen anne babaların çocuklarını değil, kendi konforlarını koruduklarını görüyorum. Müdahale etmemek kolaylarına geliyor. Uğraşmamak onlara daha rahat geliyor. Uyardığında ağlamasın, kriz çıkarmasın, ortam gerilmesin isteniyor. Sonunda çocuk sakinleşmiş olmuyor; yetişkin kısa süreli bir zahmetten kaçmış oluyor. Fakat ertelenen her uyarı, büyüyen bir alışkanlık olarak geri dönüyor.

Sofrada istemediği yemek geldi diye tabağı iten çocuk, aslında sadece yemeği reddetmiyor; sınırla karşılaşınca öfke göstermenin işe yaradığını öğreniyor. Parkta başkasının oyuncağını zorla alan çocuğa karışılmadığında, paylaşmayı değil, üstün gelmeyi öğreniyor. Camide, hastanede, kütüphanede, cenazede yüksek sesle konuşmasına, koşuşturmasına sessiz kalındığında, mekânın ruhuna göre davranmayı değil, her yeri kendi alanı saymayı öğreniyor.

Sonra yıllar gelip geçiyor. Aynı çocuk okulda kurala uymakta zorlanıyor, arkadaş ilişkilerinde sorun yaşıyor, sabırsız oluyor, eleştiriye tahammül edemiyor. Aile ise bunu birden ortaya çıkmış bir problem gibi görüyor. Oysa çoğu zaman mesele yeni değil. Sadece yıllarca düzeltilmeden çocukla birlikte büyümüş oluyor.

Sevginin omurgası sınırdır

Bizim kültürümüzde sevgi, başıboşluk değildi. Çocuk sevilirdi, korunurdu ama şımartılmazdı. Yanlışı görüldüğünde düzeltilir, başkasının hakkı öğretilir, bulunduğu yere göre davranması istenirdi. Çünkü çocuk yetiştirmek, yalnızca kalıbını ve kalbini doyurmak değil, karakterini de inşa etmektir.

Sınır koymak sevgisizlik değildir. Çocuğa “dur” demek, onun hevesini kırmak değildir. Bazen tam tersine, çocuğu daha büyük kırılmalardan korumanın yoludur. Çünkü hayat, evin içinde olduğu kadar esnek değildir. Dış dünya herkesin kendi etrafında dönmez. Bunu ne kadar erken öğrenirse, çocuk için de o kadar iyidir.

Hekimlikte bedenin sağlığı kadar ruhsal dayanıklılık da önemlidir. Ruhsal dayanıklılık ise her arzunun anında karşılanmasıyla gelişmez. Bekleyebilmekle, hayal kırıklığını taşıyabilmekle, kurala uyabilmekle gelişir. Çocuk her istediğini yaptığında mutlu olabilir; ama her engelle karşılaştığında dağılıyorsa, orada güçlü bir benlikten değil, korunaksız bir yapıdan söz edilir.

Mesele yarın nasıl bir insan yetişeceği

Bugün sokakta, okulda, apartmanda, pazarda gördüğümüz bu dağınık tabloyu sadece görgü eksikliği diye okumuyorum. Bu, toplumsal sağlık meselesidir. Başkasını hesaba katmayan insan, sadece kabalık üretmez; ortak hayatı zedeler. Saygısızlık bulaşıcıdır. Vurdumduymazlık da öyle.

Çocuklarımıza her kapıyı açarak iyilik yaptığımızı sanıyoruz. Oysa bazen bir kapıyı kapatmak, bir cümleyi net söylemek, bir davranışa müdahale etmek, özür dilemeyi öğretmek çok daha büyük bir iyiliktir. Çünkü çocuk, sevgiyi sınırla birlikte gördüğünde hayatı daha doğru okur.

Mesele çocukların sesi değil. Mesele, yetişkinlerin sessizliği. Mesele yaramazlık değil. Mesele, yanlışı sevimli gösteren rahatlık. Çocuk büyürken sadece oyuncak seçmiyor, yol seçiyor. O yolun taşlarını da en çok anne babanın tutumu döşüyor.

Unutmayalım, çocuk her istediğini yaptığında değil, nerede duracağını öğrendiğinde büyür ve gelişir. Ve bir toplum, çocuklarına bunu öğretebildiği kadar sağlıklıdır.