Yolculuk bazen insanın içindeki eski hikâyeleri uyandırır. Fransa’nın kavurucu sıcağından Girit’in akşam serinliğine inerken, yalnızca bir adaya değil, kendi içime doğru da uzun bir yolculuğa çıktığımı bilmiyordum. Bir adanın taşlarına, rüzgârına ve tarihine dokunurken insan bazen kendi geçmişine de dokunuyor; unuttuğunu sandığı duygular birden yüzeye çıkıyor.
Heraklion’dan (Kandiye) Retymno’ya uzanan yol, sanki dağları aşmak gibi geldi. Karanlıkta ilerleyen yollar memleketimin ışıksız gece yollarını hatırlattı. “İyi ki transferi otelden ayarlamışım, hiç değilse şoförün kaydı kuydu var,” diye düşündüm.
Adının Manolis olduğunu öğrendiğim şoför, Avustralya’dan karaya vurmuş yolcularıyla kırık dökük İngilizcesiyle konuşmaya çalışıyor; bir yandan da transfer şirketinin tüm hizmetlerini sayıp döküyor, bize planlar yapıyordu. Kaç gün kalacağımızı öğrenince kendince bir program çıkardı: Bir gün Chania (Hanya), bir gün Margarites (seramik köyü), bir gün Ayios Nikolaos (Aya Nikola). Vakit kalırsa Chania’nın güneyindeki köyler ve koylar… “Çok muhteşem, oradan denize girersiniz,” dedi.
Onu ilgiyle dinlerken bir köyden bahsetti: “Oraya Ortodoks Türkler yerleşti.” İçim birden burkuldu.
Dido Sotiriyu’nun Benden Selam Söyle Anadolu’ya kitabı geldi aklıma. İçim acıyarak okuduğum, sonra Şirince’de izini sürdüğüm o ev… Dışarıdan görmüştüm. O evde artık Avustralya’dan Türkiye’ye geri dönen bir aile oturuyordu; onlarla kahve içmiştim. Böyle kim bilir kaç hikâye daha var. Mehmet Coral’ın Alaçatı’da Aşk kitabı gibi… Yarım kalan hayatlar, sökülüp gönderilen insanlar, “Türk” diye ayrımcılığa uğrayan Hristiyanlar…
Girit bana bir sürü duyguyu aynı anda yaşattı. Chania–Retymno, Retymno–Heraklion arasında kaybolurken bir yandan da Türkiye’yi hatırlatan o kadar çok ayrıntıyla karşılaştım ki… Bitmemiş inşaatlar, Bodrum Barlar Sokağı’nı andıran gürültülü sokaklar, resepsiyonda “en sakin suit’i verelim” telaşı… Karya kahvaltıya inmek istemiyor diye odaya taşınan ballı yoğurtlar… Son gün Nikos’un “bizden size hediye” diye verdiği rakı, bal ve zeytinyağı… Valizlerimizi tarihi sokaklardan taşıyıp Manolis’in aracına yerleştirmeleri…
Artık kendimi tutamadım; bu incelik karşısında gözlerim doldu. Nikos’a sarıldım, Avustralya’dan taşıdığım Tim Tam paketini verdim. Nasıl sevindi. “Yine bekleriz,” dedi.
Sonradan düşündüm; belki de Girit’i yanlış mevsimde tanıdık. Sıcakların en sert, turistlerin en kalabalık olduğu günlerde… Oysa ada bana hep, ilkbaharda ya da sonbaharda, sessiz köylerinde dolaşınca gerçek yüzünü gösterecekmiş gibi geldi. Belki Girit’in ruhu şehirlerinde değil; rüzgârın daha serin estiği o küçük yerleşimlerde saklıydı. Belki bir gün adayı böyle de deneyimlemek gerekir.
Manolis’le yaptığımız ilk uzun transfer güvenli geçince, diğer yolculuklarımızı da ona emanet ettik. Bizi Chania’ya götürmekle kalmadı; şehri hangi tepeden en iyi görebileceğimizi, nerede en güzel Girit yemeklerini bulacağımızı da gösterdi. Bir güne onun sayesinde ne çok şey sığdırdık.
Ve sonra Venizelos… Eleftherios Venizelos. Büyük Yunanistan ideolojisinin en önemli mimarlarından biri. Sevr’den İzmir’in işgaline, Ankara kapılarına dayanan ordudan Lozan’a kadar tarihimizin her kritik dönemecinde karşımıza çıkan bu ismin Chania’lı olduğunu öğrenince şaşırdım.
Şans bu ya, kendimi onun ve sonradan devlet başkanı olan oğlunun mezarlarının başında buldum. İçimden sessizce, “Tanrı günahlarını affetsin,” dedim. Mezarı buradaysa evi de buralardadır diye sordum Manolis’e. O da araştırıp bizi götürdü. Gençliği, ilk evliliği, ikinci oğlu Sofoklis’in doğumunda karısını kaybedişi, bir daha sakallarını kesmeyişi, sürgünleri, dönüşleri… Hepsi o evde yaşanmış.
Girit’te tarih sürekli karşıma çıktı. Retymno Kalesi’nin Venedikliler tarafından Türk işgallerini önlemek için yapıldığını, ama “maalesef işgalci Türklerin bir yolunu bulduğunu” anlatan rehberler… “Girit şu kadar yıl Türk işgali ve soykırımına uğradı” ifadeleriyle karşılaştım. Bunları dinlerken hem tarihe hem de duygularıma tutunmaya çalıştım.
Son gün Nikos, bizi Manolis’e teslim edene kadar bekledi. Resepsiyondan “güle güle” demekle kalmadı; eski şehrin çıkışına kadar yürüdü, valizlerimizi birlikte yerleştirdiler.
Manolis bizi Heraklion’a götürürken yine anlattı, yine tarihi yerleri gösterdi. Havaalanına vardığımızda teşekkür edip ayrılacaktım.
“Bir dakika,” dedi.
Eşyalarımızı yüklenip gümrüğe kadar taşıdı.
Çok etkilendim. Kos’a varınca teşekkür mesajı gönderdim.
Tesadüf bu ya, Kos’taki transferimizi yapan şoförün adı da Manolis’ti. Kos bana Girit’ten sanki elli yıl ilerideymiş gibi göründü.
“Avrupa Topluluğu’nun parası herhalde Girit’e yetişmemiş,” dedim.
Güldü.
“Ne işiniz var Girit’te? Hele Heraklion ikinci bir Atina. Birkaç gün Kos’ta kalın da kendinize gelin” dedi.
Ona hak verdim. Ama bir an önce feribota atlayıp evime dönmek istedim.
Feribot iskelesi evime çok yakın ama sıcakta valizlerle uğraşmayalım dedim, bir taksi tuttum.
Şoför yerinden kıpırdamadı.
Valizlerimizi kendimiz yerleştirdik.
Evi tarif ederken elli metre uzakta durdu, geri gelmedi.
180 TL tutan yol için, “İndi-bindi 250 TL; paramı verin de bir an önce gideyim,” dedi.
Eşyalarımızı elli metre uzaktan eve kendim taşıdım.
Nikos’u ve Manolis’i minnetle hatırladım.
Türk şoföre söylemem gerekeni söylemedim.
Ama içimden; “Hoş geldin memleketine, Nur,” dedim.
Girit’te gördüklerim, Kos’ta hissettiklerim, memlekete dönüşte yaşadıklarım… Hepsi bir arada bana şunu hatırlattı: Yolculuklar ülkeleri değil, insanları anlatır. Bir adanın sıcaklığı, bir şehrin karmaşası, bir memleketin hoyratlığı ancak insanlar üzerinden anlam taşıyor. Manolis’lerin nezaketi, Nikos’un inceliği, bir başka şoförün umursamazlığı… Hepsi bir araya gelince yolculuk, haritalardan çok yüzleri, sınır çizgilerinden çok kalpleri gösteriyor insana.
Yol insanı yormuyor aslında.
İnsan, yolda kendine rastladığı için yoruluyor.