21 Ocak’taki yazımda Pulitzer ödüllü Sebastian Smee’nin ‘Paris in Ruins’ kitabından bahsetmiş ve kitaptaki bazı bilgileri yerinde görmek için bucket list’ime aldığımı söylemiştim. “Bu kitabın ve o yazının devamı gelir” demiştim… İşte bu yazı o yazı…

Paris’e gelir gelmez, daha jet lag’i bile atlatamadan kendimi Carnavalet Tarih Müzesi’nde buldum. Google Amca müzeye bir buçuk saat ayırmamı önermişti ama bana bir öğleden sonrası yetmedi. Tekrar gideceğim…

Geçmişi dönemlere ayırıp sanatı tarihle harmanlayarak, her şeyi belgelerle destekleyip olağanüstü bir panorama sunmuşlar. Yıllardır restorasyon nedeniyle kapalı olan müze gerçekten çok iyi bir iş çıkarmış.

Gördüklerim Smee’nin kitabıyla örtüşmekle kalmadı; bana başka bir boyutu daha hatırlattı: Gücün ilelebet sürmediğini. Güç sarhoşluğu geçmeden giyotinin altında son bulanları… Hem de vali, general, devlet adamı ayırt etmeden. Dr. Guillotin’in amacı acıyı azaltmakmış; umarım öyle olmuştur. Bu şekilde can verenleri tek tek sayayım dedim ama sayı aklımı şaşırttı, vazgeçtim. Yine de gücün verildiği gibi nasıl acı bir şekilde geri alınabildiğini çıplak gözle görmek çarpıcıydı.

Tam o sırada aklıma uçakta izlediğim Nüremberg filmi geldi. Savaş bitmiş. Hitler ölmüş ya da kaçmış (bu konuda hâlâ pek çok çelişkili haber var). Nazi lideri Goering, Amerikan askerleri tarafından arabasında hâlâ swastika flamasıyla ilerlerken durduruluyor. Goering şaşkın; kendini General Eisenhower ile eşit görüyor, hatta tanışıp birlikte şarap içebileceklerini düşünüyor. Oysa savaş suçlusu olarak yargılanacağı söylenip bileğine kelepçe takılınca isyan ediyor. Kibir ve narsisizm öyle derin ki, “Bana ceza veremezsiniz, verirseniz de kaçarım” diyebiliyor. Mahkemede kamplarda öldürülen insanların görüntüleri gösterildiğinde hiçbir şeyden haberi olmadığını iddia ediyor. Ve 15 Ekim 1946’da, tam infaz günü siyanür içerek intihar ediyor. Yani bir şekilde sonunu yine kendisi belirliyor.

Müzede Napolyon Bonaparte dönemine geldiğimde bu kez Anne Whitehead’in ‘Betsy and the Emperor’ kitabı aklıma düştü. Waterloo yenilgisinden sonra İngilizlerin yönetimindeki St. Helena’ya esir olarak gönderiliyor. Avrupa’yı dize getiren İmparator’un son yılları yalnızlık ve sürgün içinde geçiyor. Ölümü adeta bir kurtuluş gibi. Gerçi nasıl öldüğüyle ilgili de pek çok şaibe var… Önce adada bir ağacın altına gömülüyor, yıllar sonra Fransızlar sahip çıkıp naaşını bugünkü Invalides’teki türbesine taşıyor.

Günümüze gelirsek… Tarihten pek ders alınmıyor gibi. Bugün sahip oldukları güçle ülkeleri, şehirleri ve hayatları altüst eden liderler; bunun sonunun nasıl gelebileceğini hiç düşünmüyorlar mı? Kendilerinin, ailelerinin ve gelecek nesillerinin bu mirası nasıl taşıyacağını? Yoksa narsisizm ve güç zehirlenmesi gerçekten insanın gözlerini bu kadar kör edebiliyor mu?

Oysa tarih, iktidarın kalıcılığından çok geçiciliğinin hikâyesidir. Dün alkışlarla yürüyenlerin bugün yuhalanarak hatırlandığını; kendilerini dokunulmaz sananların ise bir gün hesap vermek zorunda kaldığını defalarca gösterdi.

Bu dünya Sultan Süleyman’a kalmamış. Bir avuç narsiste hiç kalmayacak!