15 Temmuz’u yıllardır dinliyordum. Öğretmenlerim anlatıyor, büyüklerim o gece yaşadıklarını paylaşıyor, televizyonlar her yıl aynı görüntüleri ekranlara taşıyordu.

Okulumun ismini taşıyan şehidimizin hikâyesini birçok öğretmenimden dinlemiştim. Onun genç yaşta vatanı için gözünü kırpmadan ölüme yürüdüğünü, arkasında gözü yaşlı bir aile ve gururla anılacak bir hatıra bıraktığını her duyduğumda içimde farklı duygular uyanırdı. Fakat o güne kadar onun adını sadece işitiyordum; Antalya'dan İstanbul’a geldiğimde ise o ruhu ilk kez iliklerime kadar hissedecektim.

​Gezimizin en anlamlı durağı, Boğaz’ın üzerinde bir milletin hafızası gibi yükselen 15 Temmuz Şehitler Abidesi oldu. Yaklaştıkça içimde tarif edemediğim bir heyecan dalgalandı. Boğazın üzerinde yükselen bu anıt, uzaktan bakıldığında sadece bir yapı gibi görünüyordu ama yaklaştıkça bunun aslında koca bir milletin hafızası ve sarsılmaz iradesi olduğunu anlıyordunuz. İçeri girer girmez gözlerim hemen abidenin çevresini saran, adeta birer yeşil sancak gibi göğe uzanan selvi ağaçlarına kaydı. Hızlı adımlarla o tarafa yöneldim; tek bir amacım vardı: Okuluma adını veren şehit Muhammed Oğuz Kılınç’ın adını bulmak.

​İsimleri tek tek okurken kalbimin atışını göğsümde hissediyordum. Ve bir anda o isim karşıma çıktı: "Muhammed Oğuz Kılınç."

​Bir süre olduğum yerde kaldım. Sanki yıllardır hikâyesini dinlediğim o yiğitle ilk kez yüz yüze geliyordum. Yavaşça yaklaştım ve titreyen elimi o soğuk mermerin, adının tam üstüne koydum. İşte o an, taşın soğukluğuna inat, damarlarıma doğru akan sıcacık, diri bir temas hissettim. Bütün bedenim derin bir ürpertiyle sarsıldı, gözlerimden süzülen yaşlar mermer levhanın üzerine damladı. Boğazım düğümlendi; çünkü o isim artık benim için sadece bir tabeladan ibaret değildi. Bir annenin evladı, bir babanın umudu, arkadaşlarının dostu ve bu vatan için can vermiş gencecik bir kahramandı. Onların aslında ölmediğini, bizi görüp hissettiklerini ve bu tepede ebedi bir nöbet tuttuklarını anladım. İlahi müjde zihnimde yankılandı: "Allah yolunda öldürülenlere ölüler demeyiniz; aksine onlar diridirler." Onlar sela seslerinin gölgesinde birleşerek birlik ve beraberliğin en büyük timsali olmuşlardı. Gökteki yıldızları yere indirip hilal altında birer kümbet gibi bu tepede bekliyorlardı.

​Elimi o mermerden çekemedim. Biraz sonra rehberimiz Şehitler Köprüsü’nün çevresinde yaşanan sıcak temasları, kurşunların hedef gözetmeden insanların üzerine sıkıldığını ve meydanlara çıkanların canlarını nasıl ortaya koyduğunu anlatmaya başladı.

​Takvimler 15 Temmuz’u gösterdiğinde, bu aziz milletin evlatları için ilk ders zillerinin çalmasına gerek yoktu. Çünkü o gece, tarihin en büyük dersi bizzat sokaklarda, meydanlarda, köprülerde verildi. O dersin adı tek bir kelimeydi: Vatan!

​Büyük şairimiz Mehmet Akif Ersoy, Çanakkale şehitleri için haykırırken aslında bu milletin değişmez kaderini ve karakterini fısıldıyordu sinelerimize:

"Vurulup tertemiz alnından uzanmış yatıyor,

Bir hilal uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!"

O karanlık gecede, Akif’in bahsettiği o "sayısız güneşlerin" en yakın, en canlı tanıklarıydık hepimiz. Bu vatanın toprağına namert eli değmesin diye, bir an bile düşünmeden şehadete yürüyen yiğitlerin gecesiydi o gece. Hava pusluydu, sokaklardaki çehreler yabancıydı; namlularını kendi milletine çevirenlerin gözlerinde haince bir karanlık vardı. Asil Türk askerinin üniformasının arkasına gizlenmiş, vicdanını ve merhametini bir kenara bırakmış bir güruh, bu aziz halkın üzerine ölüm saçıyordu.

​Ama unuttukları, asla hesap edemedikleri bir şey vardı: Bir mücahidi ölümle korkutmaya çalışmak, tarihin en gülünç yanılgısıdır. Esareti hiçbir çağda kabul etmemiş, zincirleri her seferinde kırıp atmış bir milleti tankla, tüfekle sindirmek beyhude bir çabaydı. Onlar bilmiyorlardı ki; maddi silahlar inanmış bir yürek karşısında sadece birer demir yığınından ibarettir. İstilaya uğrayan vatan toprakları sulh masalarında değil, meydanlarda verilen o asil mücadeleyle savunulurdu. Çünkü bu topraklarda iman varsa imkan da her zaman vardı.

​80 milyon tek bir yürek oldu o gece. Başkomutanın çağrısıyla meydanlar, caddeler dalga dalga inançla doldu. 253 şehidimiz ve binlerce gazimiz, tarihin altın sayfalarına silinmeyecek birer not düştü. Onlar, bu kutlu davanın arkasından gidenler değil, bizzat öncüsü oldular. Belki hiçbirimiz o gece onlar kadar cesur, onlar kadar şanslı değildik.

​Şunu hiç unutmamak gerekir: Eğer bir toprak parçası için ölmeye hazır değilseniz, orada özgürlükten bahsedemezsiniz. Bu necip millet, silahı düşmana karşı en insafsız ustalıkla kullanmayı bildiği gibi; aman dileyenin yarasını sarmayı, mazlumun derdiyle dertlenmeyi de çok iyi bilir. İşte bu yüzden biz, sıradan bir topluluk değiliz. Biz bir bakarsınız Çift Başlı Kartal olur yedi iklime hükmederiz; bir bakarsınız Al-i Osman olur, adaletiyle cihanı dize getiririz.

​İnanıyoruz ve biliyoruz ki; o gece yaşananlar hafızamızda her daim taze kalacak. Bu topraklardan nice Sultan Alparslanlar, nice Fatih Sultan Mehmedler ve o karanlık geceyi tek bir kurşunla aydınlığa kavuşturan nice Ömer Halis Demirler yetişmeye devam edecek. Dedelerimizin zaferlerini, adaletini ve ferasetini kuşanarak yeniden dünyaya yön verecek nesiller, bu ruhla büyüyecek.

​Ey şehit oğlu şehit! Şimdi seni unutturmaya hangi top, hangi tüfek yeter? Sen toprağında rahat uyu; mukaddes emaneti koruma ve bayrağı daha da yükseklere taşıma sırası şimdi bizde!

​Ruhları şad, makamları âli olsun.

Dinledikçe ürperdim. Üzerinde durduğum topraklar sıradan bir yer değildi; burada insanlar ölümü göze almıştı. Rehberin anlattığı her kelimeyle mermer levhalar adeta dile geldi ve bana o karanlık gecenin diğer kahramanlarının hikâyelerini fısıldadı.

​Rüzgarın selvi yaprakları arasından fısıldadığı o ilk ses, fedakar bir Türk anasının feryadıydı. Evinde üç küçük yavrusunu bırakan o güzel anne, sela seslerini ve vatanın tehlikede olduğunu duyduğunda bir an bile duraksamamıştı. Çocuklarını önce Allah’a emanet edip, "Sizler anasız yaşayabilirsiniz evlatlarım, ama vatansız yaşayamazsınız!" diyerek sokağa fırlamıştı. O gece hainlerin tankları altında ezilmeyi, esaret altında yaşamaya tercih etmişti.

​Zihnimde, o karanlık gecede ellerinde sadece bayraklarıyla devasa çelik yığınlarına meydan okuyan kadınlarımızın cesareti yankılandı. Onlardan biri de Zarife’ydi. Hainlerin yürüttüğü o devasa tankın önüne tek başına dikilen, korkuyu korkutan o yürekli Türk kadını... Karşısındaki canavara, paletlerin gürültüsüne aldırmadan, sadece imanı ve vatan sevgisiyle bent olmuştu. Tankın namlusuna baka baka, adeta Nene Hatun’un ruhunu o sokağa taşıyarak durdurmuştu o hıyaneti. Zarife’nin o çelik paletler karşısındaki bükülmez, sarsılmaz duruşu, bir kadının cesaretinin, hainlerin en ağır silahlarından daha güçlü olduğunu o gece tüm dünyaya göstermişti.

Mahir Ayabak 16 yaşındaydı. Annesinin acısı hala dinmemiş; her gün kalkıp Silivri’ye gidiyor. Davaları takip ediyor. Sahipsiz bırakmamak için. Onun yaşıtları büyümüş genç kız genç delikanlı olmuş. Bu kadar zaman geçmiş mi diyorum kendi kendime. Çünkü acısı hala içimde taptaze diyor.

​Hemen arkadaki levhada ise Halil Kantarcı yazıyordu. Henüz 36 yaşında, hayatının en verimli çağında gencecik bir babaydı. Dünyalık neyi varsa; tırnaklarıyla kazıyarak edindiği malı mülkü, hanımı ve en büyüğü dokuz yaşında olan üç yavrusuyla geleceğe dair kurduğu tüm hayalleri geride bırakacağını bile bile yola çıkmıştı. Evinde kalıp ailesinin yanında güven içinde oturmak yerine vatanına sahip çıkmayı seçmişti. Kapıdan çıkarken uykudaki yavrularının saçlarını son kez koklamış ve aklından şu düşünce geçmişti: "Çocuklarıma bırakabileceğim en büyük miras özgür bir vatandır." Bir daha geri dönemedi, şehit oldu.

​Bir sabah uyandıklarında babalarının artık eve dönemeyeceğini öğrenen o üç çocuğu düşündüm. Kendi kendime sordum: "Bir insan sahip olduğu her şeyi neden geride bırakır?" Cevap gecikmedi: Vatan için. Çünkü bazı insanlar yaşamak için değil, yaşatmak için ölürler.

​Abidenin önünde durup Boğaz’ın sularına bakarken, burada yazılı olan her ismin yarım kalmış ama şerefle tamamlanmış birer hikâye olduğunu fark ettim. Farklı şehirlerde doğmuş, farklı hayaller kurmuşlardı. Kimisi öğretmen, kimisi mühendis olmak istiyordu; kimisi henüz gençliğinin başındaydı, kimisi ise çoktan baba olmuştu. Ama hepsi aynı kutsal dava, ay yıldızlı bayrağın gölgesi uğruna ebediyete yürümüştü.

Şehitler Tepesi gerçekten boş değildi. isimlerini bilmediğim yüzlerce kahraman... Sanki hepsi sessizce nöbetteydi ve bize fısıldıyorlardı: "Bu vatan kolay kazanılmadı; birliğinizi koruyun, şehitlerin emanetine sahip çıkın."

​Abideden ayrılırken gözlerim doluydu ama içimde tarifsiz, dağlar gibi büyük bir gurur vardı. Artık 15 Temmuz benim için sadece takvimdeki bir yaprak, televizyondaki bir görüntü ya da her yıl tekrarlanan sıradan bir anma günü değildi. O gece bu milletin gösterdiği bağımsızlık iradesini, bir babanın çocukları için yaptığı o son asil tercihi, gencecik vatan evlatlarının yarım kalan hayallerini ve tankların önünde devleşen Zarifelerin fedakârlıklarını şimdi çok daha iyi anlıyordum.

Buradaki isimler sadece sembol değildi. Onlar bu vatanın harcı, geleceğimizin teminatıydı. Kulak verip başkomutanın sözüne sokağa çıkan, gövdesini isyan seline set eden bu kahramanlar, şimdi gözlerini atiye dikmiş biz gençlere bakıyorlardı.

​Gözyaşlarımı elimin tersiyle sildim. Omuzlarımdaki yükün ağırlığını ama aynı zamanda bu yükün verdiği o asil gururu hissettim. Şehit Muhammed Oğuz Kılınç’ın adının yazılı olduğu mermere son kez bakarak içimden söz verdim:

"Ey şehit oğlu şehit! Sen rahat uyu... Okulunda adını gururla taşıyan Alperenler, Ahmetler, Salihler oldukça bu bayrak yere düşmeyecek. Şimdi nöbeti devralma sırası bizde!