Tarih, milletlerin ve devletlerin kolektif hafızasında silinmeyen izler bırakan devasa bir aynadır. Bazı tarihsel kırılmalar yalnızca geçmişin tozlu sayfalarında kalmaz; asırlar boyunca bir toplumun siyasi, kültürel ve ahlaki duruşunu şekillendirmeye devam eder. Bugün Avrupa sahnesinde Filistin için en gür sesi çıkaran, Gazze’deki insani krize karşı en net ve tavizsiz tutumu takınan ve Filistin Devleti’ni resmen tanıyan ülkelerin başında İspanya geliyor. Ancak bu durum, tarih sayfalarını karıştıran herkesin zihninde çelişkili görünen o temel soruyu doğuruyor: Bir zamanlar Endülüs topraklarında, özellikle Granada’da Müslümanlara ve Yahudilere karşı tarihin en sistemli baskı, kıyım ve sürgün politikalarını uygulayan İspanya, nasıl oldu da bugün Doğu Akdeniz’deki Müslümanların ve ezilen bir halkın en güçlü savunucularından birine dönüştü?
1492 yılı, İspanya ve dünya tarihi için radikal bir dönüm noktasıydı. Granada’nın düşüşüyle birlikte Endülüs’teki son Müslüman devlet sona erdi ve yüzyıllar boyunca bilim, sanat ve mimaride parlak bir medeniyet kuran Emevi mirasının siyasi hâkimiyeti noktalandı. Ardından gelen Engizisyon dönemi; verilen din özgürlüğü sözlerinin çiğnendiği, Müslümanların ve Yahudilerin zorla vaftiz edildiği, kültürlerinin yok sayıldığı ve “Morisko” olarak adlandırılan Müslümanların kitlesel olarak sürgün edildiği karanlık bir sayfa olarak tarihe kazındı. İspanya, uzun süre dinî ve etnopolitik bir homojenlik oluşturma politikasının ağır yükünü taşıdı.
Ancak bugünün demokratik İspanya’sı ile 15. yüzyılın Engizisyon İspanya’sı aynı toplumsal yapıya sahip değildir. Aradan geçen beş asır boyunca İspanya; monarşiler, yıkıcı iç savaşlar, diktatörlükler ve nihayetinde güçlü bir demokrasi tecrübesinden geçmiştir. Özellikle diktatör Francisco Franco rejiminin 1975’teki çöküşünün ardından İspanyol toplumu, “öteki” kavramıyla ve kendi otokratik geçmişiyle köklü bir yüzleşme sürecine girdi. Franco döneminde onlarca yıl baskı gören, hakları elinden alınan ve bombalanan —Guernica örneğinde olduğu gibi— bir halkın kolektif hafızası, işgal altında yaşayan, yaşam hakkı ihlal edilen ve tepesine bomba yağdırılan başka bir toplumun hissettiği çaresizliği tanımakta zorlanmamaktadır. Dolayısıyla modern İspanya’nın Gazze ile kurduğu bağ, yalnızca dinî veya coğrafi değil; ezen ve ezilen ikiliği üzerinden şekillenen tarihsel bir empati bağından beslenmektedir.
İspanya’da Endülüs mirası bugün artık sadece kaybedilmiş bir siyasi dönem olarak görülmemektedir. Aksine, bu dönem; mimariden tarıma, dilden bilime kadar İspanyol kimliğini besleyen, farklı inançların bir arada yaşayabildiği sentez bir medeniyet tecrübesi olarak da hatırlanmaktadır. Bu kültürel alt metin, İspanya’nın Arap ve İslam dünyası ile kurduğu diplomatik ilişkilerde her zaman özel bir yere sahip olmasını sağlamıştır.
Devletler, vicdanın yanı sıra diplomatik gelenekler ve uluslararası dengeler doğrultusunda hareket ederler. İspanya, 1991 yılındaki tarihî Madrid Barış Konferansı’ndan bu yana kendisini Orta Doğu’da adil ve dengeli bir aktör olarak konumlandırmayı devlet politikası hâline getirmiştir.
Bugün Başbakan Pedro Sánchez liderliğindeki İspanyol hükûmetinin Gazze politikasında izlediği kararlı çizgi; bu diplomatik geleneğin, uluslararası hukuk vurgusunun ve iç siyasetteki sol-sosyalist seçmen dinamiklerinin bir bileşkesidir. Madrid yönetimi; İsrail’in Gazze’deki sivil katliamlarını açıkça eleştirirken insan hakları ihlallerine ve soykırım riskine dikkat çekmekte, Avrupa Birliği’nin pasif tutumuna karşı adeta “küresel bir vicdan ve hukuk” bayrağı açmaktadır.
Granada’nın düşüşü ve ardından yaşanan zulümler, İspanya tarihinin silinmez gerçekleridir. Gazze’de yaşanan insani kriz ise günümüz uluslararası toplumunun ve insanlığın en büyük sınavıdır.
Buradaki tarihsel ironi oldukça dikkat çekicidir: Bir zamanlar Granada saraylarında Müslümanların sesini kısmış olan bir devletin torunları, bugün aynı coğrafyadan yükselen sivil çığlıklara küresel ölçekte hoparlör olmaktadır. Bu durum, bir çelişkiden ziyade tarihin kendi hatalarından ders çıkarma ve olgunlaşma kapasitesidir. Adalet duygusu, geçmişteki hataları yok saymayı değil, o hatalardan ders çıkararak günün zalimine karşı durabilmeyi gerektirir.
Granada’nın taşlarına sinmiş olan ortak hafıza ile modern dünyanın hukuk ilkeleri bugün Madrid’in Gazze politikalarında kesişmektedir. Güç sahipleri ve coğrafyalar değişse de zulmün bıraktığı acı her çağda aynıdır. İspanya’nın sergilediği tutum, geçmişin mahcubiyetini bugünün vicdanına ve hukukuna dönüştürebilme çabası olarak insanlık adına umut verici bir örnektir.
Granada’nın Gölgesinden Gazze’ye: İspanya’nın Tarihsel Yüzleşmesi ve Filistin Duruşu
Nevin TORAMAN
Yorumlar