Bir sağlık binasına girdiğinizde ilk ne hissedersiniz? Beyaz duvarların soğukluğu mu, sıraya dizilmiş sandalyelerin sabırsızlığı mı, yoksa tabelaların buyurgan dili mi… Peki ya bir Aile Sağlığı Merkezine adım attığınızda, kendinizi bir kurumun kapısında değil de mahallenin tanıdık bir mekânında hissetseniz? İşte tam bu soru, bugün birinci basamak sağlık hizmetlerinin en temel ama en az konuşulan meselesine işaret ediyor: Aile Sağlığı Merkezleri yalnızca tedavi mi sunar, yoksa aynı zamanda bir ilişki mi kurar?
ASM’ler, sağlık sisteminin vitrini değil, omurgasıdır. İnsanlar hastaneye yılda belki birkaç kez gider; ama aile hekimiyle, ebe ve hemşireyle temas çok daha sık, çok daha süreklidir. Bu yüzden ASM’ler sadece “işlevini yerine getiren” yapılar değil; güven üreten, aidiyet kuran, süreklilik hissi veren kamusal mekânlar olmak zorundadır. Mimari tasarım da tam bu noktada, tıbbi donanım kadar belirleyici bir unsura dönüşür. Çünkü mekân, insanla konuşur. Bazen fısıldar, bazen bağırır; ama mutlaka bir şey söyler.
Bugün Türkiye’nin pek çok yerinde Aile Sağlığı Merkezlerine baktığımızda aynı dili konuşan, aynı kalıptan çıkmış yapılar görüyoruz. Karadeniz’in nemli kıyısında da, İç Anadolu’nun sert bozkırında da, Ege’nin taş dokusu içinde de aynı bina… Hızlı, ucuz ve “standart”. Oysa standartlık, sağlıkta kaliteyle karıştırılmaması gereken bir kavramdır. Sağlık hizmetinin standardı olur; ama mekânın ruhu olmazsa, o standart bir süre sonra yabancılaşmaya dönüşür.
Yerel mimari tam da bu noktada devreye girer. Yerel mimari dediğimiz şey, nostaljik bir süsleme ya da geçmişe öykünme değildir. İklimle, toprakla, alışkanlıklarla ve yaşam biçimiyle kurulmuş uzun bir deneyimin damıtılmış hâlidir. Yüzyıllar boyunca insanlar, güneşi nasıl kıracağını, rüzgârı nasıl içeri alacağını, gölgeyi nerede arayacağını öğrenmiştir. Bu bilgi, betonarme projelerin hızına kurban edildiğinde yalnızca estetik değil, akıl da kaybolur.
Kırsal ya da yarı kırsal bir bölgede, çevresindeki yapı ölçeğiyle hiçbir bağ kurmayan, yabancı bir cisim gibi duran bir ASM düşünün. İçeri giren yaşlı bir hasta için bu bina yalnızca bir sağlık merkezi değildir; aynı zamanda mesafeli, soğuk ve “kendisine ait olmayan” bir mekândır. Oysa yerel mimari referanslar taşıyan bir yapı, daha kapıdan girerken tanıdıklık hissi üretir. Taşın dokusu, ahşabın sıcaklığı, avlunun nefesi… Bunlar süs değil; psikolojinin, davranışın ve güven duygusunun mimari karşılıklarıdır.
Sağlık hizmetine erişimde psikolojik eşik küçümsenmemelidir. İnsanlar kendilerini rahat hissettikleri mekânlara daha kolay girer, daha erken başvurur, daha uzun süre bağ kurar. Yerel mimariyle tasarlanmış ASM’ler, özellikle çocuklar, yaşlılar ve kronik hastalar için mekânsal stresi azaltır. Bu da dolaylı ama son derece gerçek bir sağlık kazanımıdır.
İşin bir de iklim ve enerji boyutu var ki, çoğu zaman projelerde en sona bırakılır. Oysa geleneksel mimari, bugünün “sürdürülebilirlik” başlığı altında yeniden keşfettiği pek çok çözümü zaten içinde barındırır. Gölgelikler, saçaklar, avlular, doğal havalandırma, güneş yönlenmesi… Bunlar yalnızca estetik tercih değil; enerji verimliliğinin sessiz ama etkili araçlarıdır. ASM gibi sürekli kullanılan kamu yapılarında bu yaklaşımlar, hem iç mekân konforunu artırır hem de işletme maliyetlerini düşürür. Kâğıt üzerinde küçük görünen bu farklar, yıllar içinde ciddi bir kamu tasarrufuna dönüşür.
Yerel malzeme kullanımı da benzer bir etki yaratır. Bölgenin taşını, ahşabını, tuğlasını çağdaş detaylarla yeniden yorumlamak; yapıyı çevresiyle uyumlu kılar. Aynı zamanda bakım-onarım süreçlerini kolaylaştırır, yerel ustalıkları ayakta tutar ve bölgesel ekonomiye doğrudan katkı sağlar. Mimarlık, yalnızca çizim değil; aynı zamanda sosyal bir pratiktir. Yerel mimariyi dışlayan her proje, bu sosyal bağı biraz daha zayıflatır.
Unutmamak gerekir ki ASM’ler çoğu yerleşimde en görünür kamusal yapılardan biridir. Küçük bir kasabada, bazen okuldan sonra en nitelikli ikinci kamusal yapı aile sağlığı merkezidir. Bu nedenle mimari kimliği, çevresini dönüştürücü bir güce sahiptir. Ölçeği, sokağa verdiği cephe, açık alanla kurduğu ilişki; hepsi kamusal hayatın kalitesini belirler. Bağlamdan kopuk projeler, sadece çirkinlik üretmez; mekânsal uyumsuzluk üretir.
Elbette tip projelerin sağladığı hız ve maliyet avantajı inkâr edilemez. Ancak mesele, ya standart ya yerel ikileminde sıkışmak değildir. Asıl ihtiyaç, yerel mimariyi referans alan esnek tasarım şemalarıdır. Sağlık hizmetinin gerektirdiği teknik standartlar korunurken, iklimsel, kültürel ve mekânsal farklılıkların görünür kılındığı bir yaklaşım mümkündür. Bu bir tercih değil, bir zorunluluktur.
Aile Sağlığı Merkezlerinin mimari tasarımında yerel mimariyi merkeze almak, estetik bir lüks değildir. Bu, toplumsal aidiyetin, çevresel duyarlılığın ve kamusal aklın mimari karşılığıdır. Sağlık yalnızca reçeteyle, randevuyla, cihazla üretilmez. Sağlık, insanın kendini güvende hissettiği mekânlarda başlar.
Belki de artık şu soruyu yüksek sesle sormanın zamanı gelmiştir: İnsan sağlığını önceleyen bir sistem, mekânı bu kadar ihmal edebilir mi? ASM’leri yalnızca “yapılmış” değil, “yaşanan” mekânlar hâline getirmeden birinci basamakta gerçek bir kalite sıçraması mümkün mü? Cevabı biliyoruz. Asıl mesele, bu cevabı tasarıma dönüştürebilecek cesareti gösterebilmekte.