Gebelik terminasyonu, bazı hekimler için obstetrik pratiğin en zor alanlarından birini oluşturmaktadır. Zorluk klinik karar verme süreci değil,hekimin aynı anda etik ilkeler, hukuki düzenlemeler, toplumsal beklentiler ile dini hassasiyeti ve vicdanı arasında kalmasıdır. Bu durum prenatal tanı alanında çalışan hekimler için belirgin bir mesleki gerilim oluşturmaktadır. Bir tarafta bilimsel veriler ışığında fetal prognozun belirlenmeye çalışılması, ailenin gebeliği sonlandırma isteği, medikolegal endişeler diğer tarafta fetusun yaşam hakkına müdahaleye ilişkin etik sorumluluk ve kişisel vicdan yer alır.
Terminasyon kararı kendisine bırakılan hekimden etik ve vicdani sorumluluğu ile birlikte dini hassasiyetini de bir kenara bırakması istenerek, hukuki sorumluluk ve bunun getirdiği malpraktis korkusu ile terminasyon yapılmadığında doğan ağır engelli bebek sonrası açılan dava riskini düşünerek karar vermesi beklenmektedir. Hekim vicdanı ile mesleği arasında sıkışmakta; sistem ve hukuk baskısıyla mesleki yükümlülüğünü yerine getirmektedir. Ancak bu ağır yükün altında tükenen ve mesleğine yabancılaşan hekim çoğu zaman görünmez kalmaktadır.
Bazı hekimler terminasyon uygulamayı etik ve vicdani olarak reddedebilir. Ancak bu durum bir merkezdeki tüm hekimlerin reddetmesi ve hastanın sağlık hizmetinden mahrum kalmasına yol açabilmektedir. Bu nedenle sistemi de ilgilendiren bu konu yalnızca tıbbi veya hukuki bir mesele olmaktan çıkmaktadır.
Hukuktan bahsetmişken Türkiye’de gebelik terminasyonu 1983 tarihli 2827 sayılı Nüfus Planlaması Hakkında Kanun ve Türk Ceza Kanunu hükümleri ile düzenlenmiştir. Kanun 10 hafta altındaki gebelikler için kadının ve eşinin isteğini yeterli görürken, 10 hafta sonrası gebelik sonlandırma için ‘tıbbi zorunluluk’ kavramını kullanmaktadır. Ancak tıbbi zorunluluğun sınırları herzaman net değildir. Bu kavram annenin hayati riskini, yaşamla bağdaşmayan fetal hastalıkları ve fetusun ağır maluliyetini içermektedir. Anne hayatı ve yaşamla bağdaşmayan fetal hastalıklar hariç tutulduğunda, kararı hekime bırakılan ağır maluliyet kavramı karşımıza çıkmaktadır. Ağır maluliyeti ağır morbidite olarak düşünürsek bu bir spektrumdur, aynı tanı farklı şiddette klinik seyir gösterebilir ve prenatal belirlenen prognoz her zaman gerçeği yansıtmayabilir. Bu belirsizlik, terminasyon kararında etik, vicdan ve hukuki sorumluluk açısından hekimi zorlamaktadır. Bu noktada hekim hem tıbbi hem hukuki hem de vicdani sorumluluğu eş zamanlı taşımak zorunda kalmaktadır.
Prenatal tanı yöntemlerindeki (ultrasonografi, invaziv genetik testler, cell free DNA) gelişmelerin artışı paralelinde terminasyon kararlarının sayısı da artış göstermektedir. Ancak ülkemizde, bilimdeki bu gelişmelere karşın değişmeden kalan bir hukuki düzenleme bulunmaktadır.
Sonuç olarak hukuki anlamda sınırları çizilmiş bir mevzuatın varlığına acil ihtiyaç duyulmaktadır. Hekimin bu konuda yükü azaltılmalı, mesleki sürdürülebilirlik korunmalıdır. Gebelik terminasyonunda güvenli bir zemin oluşturmak; hem hastanın haklarını hem de kararın ağırlığını taşıyan hekimi koruyan bir çerçeve gerektirmektedir.