Bir kadın anne olduğu için otomatik olarak iyi anne değildir. Bir erkek de baba olduğu için kötü ebeveyn sayılmaz. Ama velayet meselelerinde bazen hayatın bütün gerçeklerinden daha güçlü bir ezber devreye giriyor: “Çocuk anneye verilir.”

İşte bu cümle, sorgulanmadan uygulandığı anda tehlikelidir.

Çünkü mahkemenin önündeki mesele anne ile babadan hangisinin daha fazla “hak sahibi” olduğu değildir.

Mesele çocuğun kimden korunması gerektiğidir.

Bazen babadan.

Bazen anneden.

Bazen ikisinden de.

Bir çocuğun kaderini belirlerken cinsiyetten hareket eden kolaycı kabuller yerine o evin kapısının arkasına bakmak gerekir.

Kim öfkeli?

Kim şiddete eğilimli?

Kim bağımlı?

Kim çocuğu diğer ebeveynden intikam almak için kullanıyor?

Kim gerçekten ilgileniyor?

Ve en önemlisi, çocuk kimin yanında güvende?

Bunlar birkaç klişe soruyla anlaşılmaz.

Dosyanın kapağında yazmaz.

Bir annenin ya da babanın mahkeme salonundaki düzgün kıyafetinden hiç anlaşılmaz.

İnsan bazen en karanlık tarafını dört duvarın arasında saklar.

Bu yüzden sosyal inceleme dediğimiz şey formalite olamaz. Öğretmen dinlenmeli. Yakın çevre araştırılmalı. Gerektiğinde ev koşulları görülmeli. Önceki şiddet iddiaları, ihbarlar, tedbir kararları ve çocuğun davranışları birlikte değerlendirilmelidir.

Çünkü yanlış kararın geri dönüşü bazen yoktur.

Dosya yeniden açılır.

Çocuk geri gelmez.

Dostoyevski, Karamazov Kardeşler’de çocukların çektiği acı üzerinden insanlığın bütün büyük adalet iddialarını sorgular. Aradan geçen onca zamana rağmen soru hâlâ masada duruyor:

Yetişkinlerin kurduğu düzenin bedelini neden çocuklar ödüyor?

Üstelik burada yalnızca mahkemelere bakmak da kolaycılık olur.

Bir de babalar var.

Çocuğunu boşanmayla birlikte eski hayatının bir parçası gibi geride bırakan babalar.

Ayda bir telefon.

Bayramda bir mesaj.

Belki nafaka.

Sonra sessizlik.

Babalık banka dekontuyla yerine getirilen bir yükümlülük değildir.

Eğer bir baba çocuğunun tehlikede olduğunu biliyor, ciddi işaretleri görüyor ve buna rağmen hayatına devam ediyorsa onun sessizliği de sorgulanmalıdır.

Aynısı anne için de geçerlidir.

Çocuğunu koruma yükümlülüğünü ağır biçimde ihmal eden kim olursa olsun hukuk bunun karşısında durmalıdır.

Mahkeme kararları bakımından ise çok önemli bir çizgiyi korumak gerekir. Sonradan yaşanan her korkunç olay, geçmişte verilen kararı kendiliğinden hukuka aykırı veya kararı veren kişiyi suçlu yapmaz.

Hâkim kâhin değildir.

Uzman da değildir.

Ama devlet kör de olamaz.

Dosyada ciddi tehlike işaretleri bulunmasına rağmen bunlar araştırılmamışsa, gerekli incelemeler yapılmamışsa veya açık riskler görmezden gelinmişse artık yalnızca “talihsiz bir olaydan” söz edip geçemeyiz.

Kim neyi biliyordu?

Kim neyi araştırmadı?

Kim çocuğu koruyabilecekken korumadı?

Bunların cevabı aranmalıdır.

Çünkü velayet anneye verilmiş bir madalya değildir.

Babaya karşı kazanılmış bir zafer hiç değildir.

Velayet, gecenin üçünde ateşlenen çocuğun başında beklemektir. Okul çıkışında kapıda olmaktır. Korktuğunda sesini duymaktır. Ve gerekiyorsa onu dünyadaki herkesten korumaktır.

Herkesten.

Mahkemenin önünde duran şey bir dosya değildir.

Bir insan ömrüdür.

Ve bazı dosyalar kapandığında, aslında bir çocuğun üzerine kapı kapanır.