Meslek hayatım boyunca Başakşehir Çam ve Sakura Şehir Hastanesi ile Prof. Dr. Cemil Taşçıoğlu Şehir Hastanesi gibi modern sağlık komplekslerinin Çocuk Nöroloji birimlerini kurma onuruna erişmiş bir hekim olsam da, Şişli Hamidiye Etfal’in bendeki yeri her zaman bambaşka oldu.
Çocukluğumun geçtiği o semtte yükselen, bir zamanlar küçücük bir çocukken şifa aradığım, tıp öğrencisiyken koridorlarında heyecanla yürüdüğüm bu tarihî çınar, benim için hiçbir zaman yalnızca bir bina olmadı. Almanya’da Nöropediatri uzmanlığımı tamamlayıp ülkeme döndüğümde, Türkiye’nin ilk çocuk hastanesinin 109. yılında Çocuk Nöroloji birimini kurma onuruna erişmek, meslek hayatımın en kıymetli dönüm noktası ve gerçek anlamda “ilk göz ağrım” oldu.
Kuytu Bir Poliklinikten Tarihin İzlerine
Kurduğum klinik, fiziksel olarak kadın ve erkek tuvaletlerinin tam karşısındaydı. Herkesin şikâyet ettiği o keskin koku 7/24 oradaydı ve dürüst olmak gerekirse, hastanenin ilk kuruluşunda ifade edilen o "dünyanın öncü kliniklerinden biri olma" idealinden o an için çok uzaktı. Ancak alerjik rinitim sayesinde ben o odada bir çiçek bahçesindeymişçesine huzurla, gece yarılarına kadar günde seksenin üzerinde hastaya bakarak çalıştım.
Hastanenin emektar güvenlik şefi, o dönemlerde kapıdan sık sık başını uzatır; "Hocam buralar çok kuytu, hastane iyice boşaldı. Gözden ırak bir yerdesiniz, başınıza bir iş gelse sesinizi kimseye duyuramazsınız" diyerek endişesini dile getirirdi. Farklı zamanlarda uğradığında ise "Gece yarısı oldu, buralar tekin değil hocam; poliklinik dediğin daha ayakaltı bir yerde olur, sizi buraya çok gizlemişler" diye eklerdi. Bu kuytu poliklinikte çalışırken, bu devasa sağlık çınarının arkasındaki "tıbbi aklı" merak etmeye başladım. Merakım beni, yolu tıpkı benim gibi Almanya’ya düşmüş vizyoner bir hekime, Dr. İbrahim Paşa’ya götürdü.
Bir Babanın Evlat Acısından Doğan Vizyon: Dr. İbrahim Paşa
1861 doğumlu İbrahim Paşa, 1888'de Tıbbiye'yi bitirdikten sonra yeteneğiyle dikkat çekmiş ve tıpkı benim yıllar sonra yapacağım gibi, 32 yaşında ihtisas için Almanya'ya gönderilmişti. Berlin’de modern mikrobiyolojinin babası Robert Koch’un yanında 16 ay, pediatri devi Prof. Dr. Adolph Baginsky’nin yanında ise 8 ay kalarak dönemin en ileri tıp disipliniyle yoğrulmuştu. 1896’da Osmanlı topraklarına, özellikle bulaşıcı hastalıklar ve çocuk sağlığı konularında en yeni bilgilerle donanmış olarak döndü. Kaderi, Sultan II. Abdülhamid’in kızı Hatice Sultan’ın difteri nedeniyle vefatı üzerine padişaha evlat acısını dindirmek için bir çocuk hastanesi kurma fikrini sunmasıyla değişti.
İbrahim Paşa’nın hastanenin arazisini seçtiği yerde 13 Mayıs 1898’de temelinin atılmasıyla hastane inşaatı başladı. 5 Haziran 1899 tarihinde “Hamidiye Etfâl Hastâne-i Âlîsi” adıyla görkemli bir törenle hizmete açılan hastanenin ilk başhekimi olarak da kurucu doktor İbrahim Bey (Paşa) atandı. Böylece Hamidiye Etfal, Osmanlı coğrafyasındaki ilk çocuk hastanesi olarak hizmet vermeye başladı.
İbrahim Paşa’nın vizyonuyla; o dönem İstanbul'daki nadir jeneratörlerden birine sahip olması sayesinde çalıştırılan röntgeninden kaloriferine, kendi serumunu üreten laboratuvarlarından titizlikle tutulan "İstatistik Mecmuaları"na kadar Osmanlı’nın en modern kurumu oldu.
Başarı, Tasfiye ve Hüzünlü Bir Son
Ancak tarih, kurucusu olduğu hastaneyi bir "evlat" gibi inşa eden İbrahim Paşa’ya karşı pek vefalı davranmadı. Meşrutiyetin ilanını takiben on yıldır yönettiği hastaneden 15 Haziran 1909 da sağlık mazereti nedeniyle ayrıldığı ilan olundu. 1909’da meşrutiyet dönemindeki siyasi çalkantılarla birlikte aynı sene çıkarılan Tasfiye-i Rütbe Kanunu gereğince, İbrahim Bey’in elindeki paşa rütbesi de geri alındı ve kendisine emeklilik için daha düşük bir rütbe maaşı bağlandı.
İbrahim Paşanın paşalık rütbesinin geri alınmasına ve düşük bir emekli maaşına mahkûm edilmesine rağmen hayata küsmediğini ve tüm gayretiyle hastalarına şifa dağıtmaya çalıştığını görmekteyiz: 1911’te Hilâl-i Ahmer bünyesinde Balkan muhacirlerine şifa dağıtmaya sonrasında sifilizle mücadele için raporlar yazmaya devam etti. 1914-1915 yılları arasında Babıali Caddesinde Ali Haydar Bey’in eczanesinde doktor olarak hasta muayene ettiğini ve salı günleri ise fakir ve muhtaç kimseleri ücretsiz olarak tedavi ettiğini gazetelere verdiği ilanlardan öğrenmekteyiz. Ayrıca Çanakkale Savaşı günlerinde Beyoğlu’nda açılan Şehir Muhtar Bey hastanesinde çalıştığını kendi günlüklerinde okumaktayız. İbrahim Paşa’nın ölümünden uzun süre sonra ortaya çıkan bu harp zamanı günlükleri, Osmanlı’nın gerek son yıllarına yıllarına tanıklık ederek gerekse Şehir Muhtar Bey Hastanesi’nde yaşamak zorunda olduklarına dair birinci elden tanıklık sunarak tarih literatürüne kazandırılmış önemli bir eser olmuştur. Bu günlükler, İbrahim Paşa’nın bir hekim olarak sadece hastalara değil, ülkesine de ne kadar bağlı olduğunu göstermektedir. Kendisinini 1926 yılında zamanın Sağlık Bakanı olan Dr.Refik Saydam’ a başvurarak bir görev istediğini ve bunun üzerine Silivri’ye dispanser hekimi olarak atandığını biliyoruz . Bundan sonraki yaşamı hakkında ise malesef bilgilerimiz çok kısıtlı
1938’deİstanbul’da 77 yaşında vefat ettiğinde, ardında binlerce iyileşmiş çocuk, erişkin hasta ile binlerce yetişmiş hekim, hemşire, sağlık çalışanı bırakmış olmasına rağmen, İbrahim Paşa’nın mezarının yeri dahi günümüzde net olarak bilinmemektedir.
İki Kurucunun Kesişen Yolu: Bir Ahde Vefa
Ben o tuvalet karşısındaki kuytu odada, öğle yemeklerini unutup hastalarıma şifa ararken, aslında İbrahim Paşa’nın o hüzünlü sessizliğinin üzerinde yürüdüğümü çok sonra fark ettim. O, bu hastaneyi bir babanın kalbi yanmasın diye kurmuştu; bense onun kurduğu bu dev çınarın bir dalını yeşertmek için oradaydım.
Bu yazı, aynı koridorlarda farklı yüzyıllarda nefes almış, benzer bir adanmışlıkla hizmet vermiş bir "kurucu birim sorumlusundan", o büyük çınarın "kurucu başhekimine" sunulmuş mütevazı bir ahde vefadır.
Bugün Hamidiye Etfal’in geride kalan eski binalarına baktığımda gördüğüm şey sadece taş binalar değil; bir başarı öyküsü, bir adanmışlık ve tarihin tozlu raflarına itilmiş bir hüzündür. Ancak biliyorum ki, sağlık çalışanları o koridorlarda aynı şevkle çalıştıkça, hastalar şifa buldukça İbrahim Paşa’nın ruhu ve vizyonu asla unutulmayacaktır.
Not: Bu derlemeyi hazırlarken beni tanıyan tanımayan bir çok hocamdan ellerinde olabilecek kaynaklar konusunda destek istedim Sağolsunlar hepsi canla başla bana yardımcı oldular. Hepsine tek tek teşekkür eder saygılarımı sunarım.
Ayrıca Cerrahpaşa Tıp Fakültesi kütüphanesi mensubu İbrahim Özer’e ayrıca teşekkürü bir borç bilirim. O olmasaydı bu derleme olmazdı. Kurumlarına değer katan bu tarz insanların ülkemizde ve Dünya’da sayılarının artması temennisi ile.
Bir Sağlık Çınarının Gölgesinde: Kurucu Başhekim İbrahim Paşa ve Hamidiye Etfal’in Görünmez Bağları
Prof. Dr. İhsan KAFADAR
Yorumlar