Ramazan ayının dinginliğini, sabrını ve içe dönüşünü geride bırakırken; bayramın eşiğinde durduğumuz şu günlerde, özellikle sağlık alanında emek veren meslektaşlarıma birkaç söz söylemek istiyorum. Çünkü bizler, insanın en kırılgan anlarına tanıklık eden, bilimle duygunun tam ortasında yürüyen bir mesleğin mensuplarıyız. Bayram ise tam da bu iki dünyanın kesiştiği yerde, anlamını derinleştirir.

Akrabalık… Çoğu zaman yalnızca kan bağıyla tanımlanan bu kavramın, aslında çok daha geniş ve çok daha insani bir çerçeveye sahip olduğunu düşünüyorum. Aidiyet hissi, ortak bir dili paylaşmak, birinin hayatına dokunmuş olmak… Bunlar da birer akrabalık biçimi değil midir? Bir hastanın size duyduğu güven, bir öğrencinin gözlerindeki öğrenme arzusu, bir meslektaşın omzunuza koyduğu destek eli… Tüm bunlar, biyolojik bağların ötesinde kurulan güçlü ilişkiler değil midir?

Bilimsel literatür de bu görüşü destekler. Sosyal bağların insan sağlığı üzerindeki etkisi uzun yıllardır araştırılmakta; güçlü sosyal ilişkilerin hem fiziksel hem de psikolojik iyilik halini artırdığı gösterilmektedir. Örneğin Harvard Adult Development Study, uzun vadeli mutluluğun ve sağlığın en önemli belirleyicilerinden birinin kaliteli ilişkiler olduğunu ortaya koyar. Ancak burada önemli bir ayrım vardır: Her ilişki iyileştirici değildir.

Bizim coğrafyamızda, özellikle geniş aile yapılarının hâkim olduğu toplumlarda, “akrabalık ilişkilerini sürdürmek” çoğu zaman bir zorunluluk gibi sunulur. Oysa klinik gözlemlerimiz ve psikolojik çalışmalar gösteriyor ki; bireyin ruh sağlığını zedeleyen, sürekli stres yaratan ilişkiler, uzun vadede anksiyete, depresyon ve hatta somatik hastalıklara zemin hazırlayabilir. Kronik stresin bağışıklık sistemi üzerindeki baskılayıcı etkisi artık iyi bilinmektedir.

Bu noktada önemli bir hatırlatma yapmak gerekir: Sınır koymak, koparmak değildir. Mesafe almak, saygısızlık değildir. Kendi ruh sağlığını korumak, bencillik değildir. Hatta aksine, sağlıklı birey olmanın temel gerekliliklerinden biridir. Zira bizler başkalarına ancak kendi iç dengemiz yerindeyse şifa olabiliriz.

Bayramlar ise tam da bu ilişkilerin yeniden gözden geçirildiği, kimi zaman onarıldığı, kimi zaman da yeniden tanımlandığı özel zamanlardır. Peki gerçekten bayramların ruhunu yaşatabiliyor muyuz? Örneğin çocukluğumuzun vazgeçilmez ritüellerinden biri olan el öpme geleneği hâlâ ne kadar sürüyor? Yoksa yerini hızlı mesajlara, yüzeysel ziyaretlere mi bıraktı?

El öpmek… Belki de üzerinde en az düşündüğümüz ama en derin anlamlardan birini taşıyan eylemlerden biri. Çünkü el, insan bedeninin en etkileyici organlarından biridir. Nörolojik açıdan bakıldığında, beynimizde el hareketlerine ayrılan alanın büyüklüğü (homonculus) bile onun önemini ortaya koyar. El; dokunan, hisseden, iletişim kuran bir araçtır. Bir hekimin muayene sırasında hastasına dokunuşu, bir hemşirenin şefkatle tuttuğu bir el, bir fizyoterapistin yönlendirdiği bir hareket… Bunların hepsi sözsüz ama güçlü bir iletişim biçimidir.

El öpmek ise bu iletişimin kültürel bir yansımasıdır. Saygıyı, tevazuyu ve bağlılığı ifade eder. Ancak belki de bu bayram, bu geleneği sadece bir ritüel olarak değil; gerçekten hissederek, anlamını fark ederek yeniden yaşamak için bir fırsattır.

Sevgili sağlık çalışanları, sizler çoğu zaman bayramları nöbetlerde, acil servislerde, yoğun bakımlarda geçiriyorsunuz. Ailelerinizden, sevdiklerinizden uzakta; başkalarının hayatlarına dokunarak… Belki de en çok sizin “aidiyet” duygusuna ihtiyacınız var. İşte bu yüzden, kurduğunuz her insani bağın, paylaştığınız her samimi anın kıymetini bilmek çok önemli.

Bu bayram, kan bağı olsun ya da olmasın; size iyi gelen, sizi büyüten, sizi anlayan insanlarla bağlarınızı güçlendirin. Size zarar veren ilişkilerde ise kendinize alan açmaktan çekinmeyin. Çünkü en büyük sorumluluğumuz, önce kendi sağlığımızı korumaktır.

Ve belki de bu bayram, birinin elini tutarken biraz daha yavaşlayın. O dokunuşun ne kadar derin bir anlam taşıdığını hatırlayın.

Hepinize sağlık, huzur ve içten bağlarla dolu bir bayram diliyorum.

Hayırlı bayramlar.