Bir sağlık profesörü olarak mesleki yaşamım boyunca insan sağlığını çoğunlukla kanıta dayalı rehberler üzerinden değerlendirdim. Ancak dün akşam yeni taşındığım sitede katıldığım iftar organizasyonu, bana sağlığın yalnızca fizyolojik göstergelerden ibaret olmadığını bir kez daha hatırlattı. Ankara’da büyümüş bir şehir çocuğu olarak, uzun yıllar İstanbul Avrupa Yakası’nda yaşadıktan sonra böylesi samimi bir Ramazan buluşmasının içinde olmak, içinde bulunduğumuz siyasi ve ahlaki gerilimlerin gölgesinde adeta bir nefes alanı sundu.
Ramazan ayı, İslam dünyasında yalnızca dini bir vecibenin yerine getirildiği zaman dilimi değildir; aynı zamanda güçlü bir kültürel ve toplumsal deneyimdir. Özellikle Türkiye gibi toplumsal dayanışma kültürünün güçlü olduğu ülkelerde Ramazan, bireysel ibadetin ötesine geçerek kolektif bir iyilik haline dönüşür.
Oruç ibadetinin fizyolojik etkileri üzerine son yıllarda artan sayıda bilimsel yayın bulunmaktadır. Ne var ki Ramazan’ın asıl gizemi, yalnızca metabolik parametrelerde değil, psikososyal sağlık üzerindeki etkilerinde saklıdır. Dünya Sağlık Örgütü sağlığı, “yalnızca hastalık ve sakatlığın olmayışı değil; fiziksel, ruhsal ve sosyal yönden tam bir iyilik hali” olarak tanımlar. Ramazan ayı tam da bu bütüncül iyilik halini destekleyen bir zaman dilimi oluşturur. Dün akşam iftar sofrasında gözlemlediğim tablo bunun somut bir örneğiydi: Yalnızca Yaradan’ın rızasını kazanma gayretinde olan gençler, dedikodusuz ve nezaketli sohbetler, çocuklarına örnek olma bilinciyle bu etkinliğe katılan anne babalar… Bu atmosfer, sosyal sermayenin ve toplumsal güvenin ne denli güçlü bir sağlık belirleyicisi olduğunu hatırlattı.
Sosyal izolasyonun mortalite riskini artırdığı; güçlü sosyal bağların ise depresyon, anksiyete ve hatta kardiyovasküler hastalık riskini azalttığı bilimsel olarak gösterilmiştir. Ramazan ayı, özellikle iftar ve sahur etrafında şekillenen ortak zaman deneyimiyle, bireyleri aynı ritimde buluşturur. Aynı açlığı paylaşmak, aynı ezanı beklemek, aynı sofrada buluşmak; empatiyi artıran, aidiyet duygusunu pekiştiren sembolik ve güçlü deneyimlerdir. Bu ortak deneyim, bireyin yalnız olmadığını hissetmesini sağlar ki bu duygu ruh sağlığı açısından son derece koruyucudur.
Ramazan aynı zamanda bir özdenetim eğitimidir. Gün boyu yeme, içme ve bazı dünyevi alışkanlıklardan bilinçli olarak uzak durmak; prefrontal korteksin yürütücü işlevleriyle ilişkili öz kontrol mekanizmalarını güçlendirebilir. Sabır, erteleme ve dürtü kontrolü gibi beceriler, modern çağın hız ve haz odaklı yaşam tarzı içinde giderek zayıflamaktadır. Oruç, bu anlamda bir nörobiyolojik ve psikolojik egzersiz işlevi görür. Kişi, anlık arzular yerine uzun vadeli anlamı tercih etmeyi deneyimler.
Bununla birlikte Ramazan bir kültürdür. Mahalle iftarları, komşuya gönderilen tabaklar, ihtiyaç sahiplerine ulaştırılan zekât ve fitreler; kuşaklar arası değer aktarımının en görünür olduğu zamanlardandır. Çocuklar, paylaşmayı ve sabretmeyi soyut öğütlerden ziyade somut örnekler üzerinden öğrenirler. Dün akşam şahit olduğum güleryüzlü anne babalar, yalnızca bir iftar yemeğine katılmıyor; çocuklarına toplumsal sorumluluk ve nezaket mirası bırakıyordu.
İçinde bulunduğumuz siyasi kutuplaşmaların ve ahlaki erozyon tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde, Ramazan ayı adeta bir toplumsal reset işlevi görebilir. Aynı sofrada farklı görüşlerden insanların yan yana oturabilmesi; gündelik hayatın sert söylemlerinden uzak, daha yumuşak bir iletişim zemini sunar. Bu da toplumsal stres düzeyini azaltan, kolektif iyilik halini artıran bir etki doğurur.
Sonuç olarak Ramazan ayının gizemi, aç kalmanın ötesindedir. Bu gizem; paylaşımda, komşulukta, sabırda ve ortak anlam üretiminde saklıdır. Şunu söyleyebilirim ki; kanıta dayalı tıp bize biyolojik mekanizmaları açıklar, fakat dün akşam hissettiğim o birlik duygusu, sağlığın kalple ölçülen boyutunu hatırlattı. Ne mutlu Ramazan’ı yalnızca takvimsel bir zaman dilimi değil, bütüncül bir şifa ve kültür mevsimi olarak idrak edebilenlere.