Afet denince hâlâ çoğumuzun zihninde tek bir sahne beliriyor: enkaz, ambulans, siren, koşturan insanlar. Oysa asıl mesele o sahnenin çok öncesinde başlıyor, çok sonrasında bitiyor. Bir bina yıkılıyor, evet; ama düzen de yıkılıyor. Hayatın alışılmış ritmi kırılıyor. Sağlık ve sosyal hizmetler tam da bu yüzden “olay günü” mesleği değil. Afete hazır olmak, yalnızca ilk saatlerde sahada olmak değil; ilk günün yükünü taşırken üçüncü ayı, altıncı ayı, ikinci yılı da göze almak demek.
Medikal kurtarma timleri bu işin omurgası gibi. Bir yerde “tim” diyorsak, o kelimenin hakkını verecek bir hazırlıktan söz ediyoruz. Branş bazlı medikal ekipler… Acil tıptan çocuk yoğun bakıma uzanan bir çizgi… Enkazın başında başlayan hikâye, bir süre sonra enfeksiyonla, kronik hastalıkla, anne-bebek takibiyle, uyku bozukluğuyla, kayıp duygusuyla devam ediyor. Hepsi aynı sahada, aynı yıkımın içinde yaşanıyor; yalnızca biçim değiştiriyor. Bir gün adrenalin, ertesi gün sessizlik. Ve o sessizlik, çoğu zaman en zor gün.
Sahada sağlık hizmeti dendiğinde akla hâlâ birkaç çadır geliyor. Oysa sahra hastanesi, en başta koruyucu sağlık hizmetleriyle başlıyor. Temiz su yoksa hekimlik başka bir dile bürünüyor. Salgın riski bir anda en büyük tehdit hâline geliyor. Temiz içme suyu sağlamak, güvenli tuvalet alanları oluşturmak, atık yönetimini kurmak, basit gibi görünen ama hayati öneme sahip işler. Halk sağlığı korunmadan, tedavi zinciri ayakta kalmıyor. Salgınları önlemek, enfeksiyonu kontrol altında tutmak, afetin ikinci bir afete dönüşmesini engellemek demek.
Laboratuvarlar, temel görüntüleme imkânları, kan gazı, basit ama kritik testler… Medikal malzemeler, donanımlar, lojistik… İğnenin ucu kadar bir eksik, orada koca bir zinciri koparabiliyor. İlaç var ama taşıyacak araç yoksa yok. Cihaz var ama elektrik yoksa yok. Personel var ama vardiya düzeni kurulmadıysa, dinlenme alanı düşünülmediyse, iki gün sonra o personel de yardıma muhtaç hâle geliyor. Afet sahası, insanı en hızlı yoran yer.
İşin bir de vatandaş tarafı var; belki de en kırılgan olanı. Vatandaş bilinci artırılmadan, gönüllü gönüller örgütlenmeden, sivil toplum kuruluşları koordineli çalıştırılmadan, iyi niyet kısa sürede kaosa dönüşebiliyor. Gönüllü olmak yetmiyor; nereye, nasıl, kiminle çalışacağını bilmek gerekiyor. Koordinasyon yoksa aynı sokakta beş ekip dolaşıyor, yan sokak yardımsız kalıyor. Yardımın bile adaletsiz dağıldığı anlar yaşanıyor ve o adaletsizlik hissi, yaradan daha uzun süre iz bırakıyor.
Sosyal hizmetler ise ilk günden itibaren kademeli ve sürekli bir anlayışla yürümek zorunda. İlk gün bir battaniye, bir çorba, bir güven duygusu… Sonra aileyle konuşmak, çocuğu okul ritmine döndürmek, yaşlıyı yalnız bırakmamak, kaybın etrafında tutunacak bir zemin kurmak… Sosyal rehabilitasyon, afetin uzun vadeli etkilerini silmenin tek yolu. 6 Şubat’ın yıkıcı etkileri insanlarda, ailelerde hâlâ devam ediyor. Bu cümleyi kurmak bile yetmiyor; çünkü “devam ediyor” bazen bir evin içinde her sabah yeniden başlıyor.
Tam da burada can sıkan bir boşluk beliriyor: bilimsel ve akademik yayınların azlığı. Sahada yaşanan büyük bir tecrübe var. Kurumların yaşadığı koordinasyon sınavı var. İş gücü, iş birliği, çatışma, çözülme, yeniden toparlanma var. Ama bu yaşananlar akademik dünyanın elinde bilimsel metodolojiyle kalıcı metinlere dönüşmeyince, toplumun belleğine de yerleşmiyor. Her yeni afette aynı cümleleri yeniden kuruyoruz; sanki ilk kez yaşıyormuşuz gibi. Bu, acının kendini tekrar etmesi gibi bir şey.
Afetlerin sosyolojisi konuşulmadan, kurumların sahadaki gerçek ilişkileri yazıya dökülmeden, yaşananlar yalnızca hatıra olarak kalıyor. Hatıralar değerlidir ama yetmez. Tecrübenin, akademi aracılığıyla toplumun ortak belleğine kazınması gerekiyor. Çünkü bellek yoksa hazırlık olmuyor. Hazırlık yoksa aynı kayıplar, aynı telaş, aynı “keşke”ler dönüp dolaşıp kapımızı çalıyor.
Afete hazır olmak; medikal timleri, kurtarma ekiplerini ve kurumları hazır tutmak kadar, sosyal hizmetleri ve rehabilitasyonu süreklileştirmek kadar, gönüllüyü doğru yere yerleştirmek kadar, kurumları aynı masaya oturtmak kadar; yaşananı kayda geçirmek, yönteme dökmek ve kalıcı hâle getirmek demek. Enkaz kalkar. Toz iner. Haber akışı biter. Ama ailelerin içinde kalan şey, çoğu zaman o ilk günlerde görülen tutumlar ve yaşananlar olur. Ve o duygu, yıllarca yerinden oynamaz.
Bu yüzden afetlere hazırlık, yalnız sahaya değil; toplumsal ve akademik hafızaya da yapılır. Hazırlık, en çok orada anlam kazanır.