Stres denildiğinde insanların aklına ilk gelenlerden biri, stresin insan organizmasına zarar verdiğidir. Peki gerçek nedir? Stres bizim düşmanımız mı, yoksa yaşama sebebimiz midir?
Stres, organizmanın içsel veya dışsal tehditlere karşı verdiği fizyolojik ve psikolojik bir yanıttır. Vücut stresi bir “tehlike” olarak algıladığında sinir ve endokrin sistemler aktive olur. Bu yanıt yalnızca olumsuz değildir; aksine, hayatta kalmak için gelişmiş bir mekanizmadır.
Stres kavramı ilk kez 20. yüzyılın başlarında Walter Cannon tarafından “savaş ya da kaç” (fight or flight) tepkisi ile açıklanmış, 1936 yılında ise Hans Selye tarafından organizmanın farklı zorluklara verdiği genel bir yanıt olarak bilimsel şekilde tanımlanmıştır.
“Savaş ya da kaç” mekanizması nasıl çalışır?
Stres sırasında sempatik sinir sistemi aktive olur ve vücut hızlı karar vermeye hazır hale gelir. Kalp atım hızı artar, solunum hızlanır ve kaslara giden kan akımı yükselir. Bu mekanizma, bireyin tehlikeden kaçması ya da kendini savunabilmesi için hayati öneme sahiptir.
Bu korunmayı sağlayan stres hormonları da vardır: adrenalin, noradrenalin ve kortizol. Bu hormonlar olmasaydı vücutta birçok değişiklik meydana gelebilirdi; tehlikeye karşı hızlı yanıt vermek mümkün olmaz, kan basıncı ve glikoz düzeyinin düzenlenmesi bozulurdu. Bu açıdan stres hormonları yaşam için gereklidir.
Peki stres hormonları “düşman” olabilir mi?
Sorun stres hormonlarının varlığı değil, uzun süre boyunca yüksek düzeyde kalmalarıdır. Yaygın olarak ana stres hormonu olarak kabul edilen kortizol, vücuttaki birçok fizyolojik süreç üzerinde geniş etkilere sahiptir. Bu hormon, adrenal korteksin zona fasikülata tabakası tarafından sentezlenen ve salınan başlıca glukokortikoiddir. Bu düzenleyici sistemin bozulması, Cushing sendromu gibi kortizol fazlalığına ya da Addison hastalığı gibi kortizol eksikliği durumlarına yol açabilir.
Kortizol; glikoz kullanılabilirliğini, protein katabolizmasını, lipolizi ve inflamatuvar sinyalleri düzenleyerek metabolizma, bağışıklık aktivitesi, kardiyovasküler tonus ve stres yanıtı üzerinde etkili olur. Cushing sendromunda olduğu gibi aşırı kortizol maruziyeti santral obezite, kas kaybı, hipertansiyon ve glikoz intoleransına neden olabilir. Addison hastalığında olduğu gibi kortizol eksikliği ise yorgunluk, hipotansiyon ve kilo kaybı ile ilişkilidir.
Stresin zararlarının yanı sıra faydaları da vardır. Evet, doğru duydunuz: “faydalı stres.”
Kısa süreli ve kontrol edilebilir stres “eustres” olarak adlandırılır. Bu tür stres öğrenmeyi ve dikkati artırabilir, adaptasyon kapasitesini güçlendirebilir.
Eustres (Yunanca “eu” = iyi) kavramı, stres teorisinin kurucusu kabul edilen Hans Selye tarafından 1950’li yıllarda ortaya atılmıştır. Selye, bu kavramla stresin her zaman zararlı olmadığını, belirli durumlarda motivasyon ve uyum sağlayıcı etkiler yaratabileceğini vurgulamıştır.
Tıp eğitiminde öğrendiklerimiz göstermektedir ki stres hormonları ne tamamen düşman ne de tamamen kurtarıcıdır. Doğru zamanda ve doğru miktarda olduklarında hayati öneme sahiptirler; ancak uzun süreli olduklarında organizmayı yorabilirler.
Stres yaşamın doğal bir parçasıdır ve tamamen ortadan kaldırılması mümkün değildir. Amaç stresi yok etmek değil, onu yönetilebilir bir düzeyde tutmaktır.

Bu yazı yalnızca genel bilgilendirme amaçlıdır. Kişisel sağlık sorunlarınız için lütfen bir hekime başvurunuz.