Bazı çocuklar bir annenin bedeninden doğar. Bazıları ise bir insanın vicdanından.
Ben bir sağlık profesörüyüm. Hayatım boyunca bilimsel verilerle, istatistiklerle, klinik gerçeklerle çalıştım. İnsanın bedenini anlamaya uğraştım. Ama şu an 2,5 yaşındaki kızımı koruyucu anne olarak büyütmeye başladıktan sonra fark ettim ki insan gelişiminin en güçlü belirleyicilerinden biri laboratuvarda değil, bir çocuğun gözlerinin içine bakarken oluşuyor; güven duygusu.
Evlenmedim. Doğurmadım. Ama anneliğin yalnızca biyolojik bir süreç olmadığını artık daha iyi biliyorum. Çünkü annelik bazen bir çocuğun dünyaya düşerken tutunacağı ilk güvenli liman olmaktır. ve belki de gerçek ebeveynlik tam burada başlar.
Tasavvufta çok sevdiğim bir hikâye vardır: Simurg. Otuz kuş, efsanevi Simurg’u bulmak için uzun ve zorlu bir yolculuğa çıkar. Dağları aşarlar, korkularıyla yüzleşirler, eksilirler, yorulurlar. Yolun sonunda anlarlar ki aradıkları Simurg aslında kendileridir. “Si-murg”, yani “otuz-kuş”…
Bu hikâye bana hep annelik rolümü düşündürür. Çünkü bir çocuk yetiştirmek de insanın kendi iç yolculuğudur. Çocuk büyürken aslında ebeveyn de büyür. Sabır öğrenir. Kırılganlığını tanır. Kendi çocukluğuyla yüzleşir. Bir çocuğa güven vermeye çalışırken kendi yaralarını da iyileştirir.
Günümüzde çok popüler olan Montessori eğitim anlayışının mimarı Maria Montessori’yi şekillendiren şeylerden biri de çocuklara duyduğu derin saygıydı. O, çocuğu, kendi potansiyeline sahip bağımsız bir birey olarak gördü. “Çocuğa yardım et ki kendi başına yapabilsin” yaklaşımı, yalnızca eğitimi değil, anneliği de dönüştürdü. Çünkü gerçek ebeveynlik bazen çocuğu şekillendirmek değil; onun kendi özüyle büyümesine güvenebilmektir. Bugün geriye dönüp baktığımızda tarihte “iyi ebeveyn” olarak anılan insanların ortak özellikleri şaşırtıcı biçimde benzerdir. Çocuklarını baskıyla değil güvenle büyütmüşlerdir. Merakı cezalandırmamışlardır. Çocuğu kendi uzantıları gibi değil, bağımsız bir birey olarak görebilmişlerdir.
Modern gelişim psikolojisi artık bunu çok net söylüyor: Bir çocuğun kaderini belirleyen en önemli faktörlerden biri, hayatında güvenli bağ kurduğu en az bir yetişkinin varlığıdır.Bu kişi bazen anne olur. Bazen baba. Bazen anneanne. Bazen de koruyucu anne.
Harvard Üniversitesi’nin uzun yıllara yayılan çocuk gelişimi araştırmaları, erken çocukluk dönemindeki duygusal güvenin yalnızca psikolojiyi değil, bağışıklık sistemini, stres yanıtını, hatta ileriki yaşlardaki kronik hastalık risklerini bile etkileyebildiğini gösteriyor. Çünkü sevgi yalnızca soyut bir duygu değil; biyolojik bir düzenleyicidir.
Sarılma sırasında oksitosin salgılanır. Güven hissi kortizol seviyelerini düşürür. Sürekli korku ve stres altında büyüyen çocuklarda ise sinir sistemi alarm durumuna daha yatkın hale gelir. Bu nedenle bugün pediatri, psikiyatri ve nörobilim giderek aynı noktada buluşuyor: Çocuklar yalnızca beslenmez; ilişki içinde gelişir. Belki bu yüzden bazı çocuklar oyuncakları değil, kendilerine gerçekten bakan gözleri hatırlar.
Maksim Gorki’nin Ana romanında annelik yalnızca bir aile rolü değildir; insanın başka bir insan için dönüşebilme kapasitesidir. Başlangıçta korkularıyla yaşayan sıradan bir kadın olan Pelageya, oğlunun mücadelesiyle birlikte cesareti, vicdanı ve insan sevgisini öğrenir. Çünkü bazen bir çocuk yalnızca büyütülmez; büyüten insanı da yeniden inşa eder.
Peki bir insan “dünyanın en iyi anneleri” arasında nasıl yer alır? Bence cevap mükemmel olmak değil.
Çünkü çocukların kusursuz ebeveyne ihtiyacı yoktur. Tutarlı, güven veren, duygusal olarak erişilebilir bir yetişkine ihtiyaçları vardır. Donald Winnicott’un ünlü kavramıyla
“Yeterince iyi anne.” Bu bazen gece uykusuz kalmaktır. Bazen aynı kitabı kırkıncı kez okumaktır. Bazen yoğun bir günün sonunda bile göz hizasına çöküp gerçekten dinlemektir. Ve bazen de bir çocuğa şu hissi verebilmektir: “Ne olursa olsun, sen benim için değerlisin.”
Bugün sosyal medyada ebeveynlik çoğu zaman performansa dönüştü. Kusursuz doğum günü masaları, ideal oyuncaklar, eksiksiz eğitim programları… Oysa çocuk gelişimi üzerine yapılan çalışmaların büyük bölümü şunu gösteriyor: Çocukların en çok hatırladığı şey nesneler değil, duygusal atmosferdir. Evde korku mu vardı? Yoksa huzur mu? Hata yaptığında aşağılandı mı? Yoksa yanında kalındı mı? Bir çocuk için gerçek özgüven, sürekli övülmekten değil; koşulsuz kabul görmekten doğar.
Bu yüzden Wonder filmi milyonlarca insanın kalbine dokundu. Yüzündeki farklılık nedeniyle dışlanan küçük Auggie’nin hikâyesi aslında bize tek bir şeyi hatırlatıyordu: Bir çocuğun gelişimini değiştiren şey mükemmel görünmek değil; sevildiğini ve kabul edildiğini hissetmektir. Filmde annenin çocuğuna sunduğu güven duygusu, onun dünyaya yeniden cesaretle bakabilmesini sağlar. Çünkü çocuklar en çok, kendilerine inanan yetişkinlerin gözlerinde güç bulurlar.
Koruyucu annelik ise bu bağlamda çok özel bir yere sahip. Çünkü biyolojik bağ olmadan kurulan sevgi, bize insan ilişkisinin en saf halini gösterir. “Seni seçiyorum” duygusu, bir çocuk için son derece güçlü bir psikolojik zemindir. Belki annelik tam da budur: Bir insanın hayatına bilinçli şekilde emek vermek. Simurg hikâyesindeki gibi… Otuz kuş sonunda aradığı mucizenin kendileri olduğunu fark eder. Belki iyi ebeveynlikte de durum aynıdır.
İnsan yıllarca “mükemmel yöntemi” arar. En doğru eğitimi, en doğru pedagojiyi, en doğru yaklaşımı… Sonra bir gün anlar ki bir çocuğun en çok ihtiyaç duyduğu şey, sevildiğini hissetmektir. Geri kalan her şey bunun üzerine kurulur. Belki dünyanın en iyi anneleri listesine girmenin sırrı da budur: Bir çocuğun hayatında korkunun değil, güvenin sesi olmak.Çünkü bazı çocuklar dünyaya bir annenin bedeninden gelir.Bazıları ise bir insanın kalbinden doğar.