Modern dünya, ihtiyaç kavramını kökünden değiştirerek bizi barınma ve beslenme gibi temel gereksinimlerden koparıp; "görülme", "onaylanma" ve "geride kalmama" gibi yakıcı sancılarla sınıyor. Bu çağın en büyük ruhsal tuzağına düştük: Hayatımızı başkalarının filtreli anlarıyla tarttığımız, adil olmayan bir terazi kurduk kendimize.

​Sosyal medya, rekabeti sessiz ve sinsi bir "gösteriş savaşına" dönüştürdü. Algoritmalar bize başkalarının kusursuzca kurgulanmış hayatlarını her an dayatırken, biz kendi ham gerçekliğimizden utanır hale geldik. Bekârın özgürlüğü evlinin sığınağına, çocuklu hayatın yoğunluğu bekârın sessizliğine talip; herkes sahip olmadığının hasretinde, herkes bir başkasının vitrinine hayran.

​Sosyolog Erving Goffman’ın deyimiyle, hepimiz sosyal birer aktörüz. Ancak sosyal medya ile artık sadece "ön sahnede" yaşıyoruz. Başkasının cilalı vitrinine bakıp kendi mutfağımızdaki dağınıklıktan mahcubiyet duymak, modern insanın en büyük yanılgısıdır. Oysa mutluluk, dışarıdan toplanan bir "beğeni puanı" değil, içerideki karakter inşasıdır.

​Modern dünya rekabeti gelişimin tek yolu olarak kutsasa da, bu anlayış aslında insani ilişkilerimizin damarlarını kurutuyor. Bu dijital yarış; iş yerinde mesai arkadaşını geçilmesi gereken bir "engel", aile içinde kardeşleri ve akrabaları ise rakip birer "performans nesnesi" olarak görmemize neden oluyor. Dayanışmanın yerini haset ve içsel savaşın aldığı bu düzende, kimse kimsenin elinden tutmuyor; sadece kimin daha önde olduğuyla ilgileniliyor.

​Bu "eksiklik" ve "geride kalma" hissiyle yaşamak, beynimize sürekli alarm sinyalleri gönderir. Yükselen kortizol bağışıklığımızı zayıflatırken, beynin ödül mekanizması bozulur; artık ulaşılan hiçbir başarı veya alınan hiçbir onay yeterli gelmez. Kendimizi başkalarıyla kıyasladıkça öz saygımızı tüketiyoruz. Oysa her ruhun "kıvamı" ve her hayatın ritmi farklıdır.

​Bu kuşatmadan kurtuluşun reçetesi ne pasif bir kabulleniş ne de hayata küsmektir. Çözüm; rıza ve şükürle örülü aktif bir bilinç halidir. Modern dünyanın ve dijital ekranların dayattığı "sahte ihtiyaçlar" listesini yırtıp atmak, kendi sınırlarını tanımak ruhun en büyük ilacıdır. Başkasının bahçesindeki çimler sadece dışarıdan yeşil görünür; her toprağın kendine has bir yapısı ve her bitkinin farklı bir büyüme hızı vardır.

En güzel şifa, insanın kendi hikâyesine sahip çıkması ve bir başkasının parıltısını kendi karanlığı sanmamasıdır. Başkalarının bahçesindeki çiçekleri saymakla ömür geçer ama o bahçede bize ait bir meyve asla yetişmez. Başkasının bahçesinde kendi mevsimimizi aramayı bıraktığımız gün, kendi toprağımızın nasıl çiçeklendiğini görürüz. Çünkü güneş herkes için aynı doğar ama her tohum kendi vaktinde ve kendi biricik hikâyesiyle çatlar.