On bir ayın yorgunluğu omuzlarımızda birikmiş, modern hayatın hızı ruhumuzu nefes nefese bırakmışken; ufukta yine o mübarek hilal göründü. Hoş geldin ey şehr-i Ramazan… Safalar getirdin, neşe getirdin; ama en çok da hem gönlümüze hem bedenimize lazım olan o derin şifayı getirdin. Ramazan, kelime manasıyla "günahları yakıp kavuran bir sıcaklık" ya da kirleri arındıran bir "temizleyici yağmur" demektir. Bizler çoğu zaman bu ayı sadece manevi yönüyle düşünürüz; oysa insan bir bütündür ve vücudumuz da bu ayda ruhumuzla birlikte adeta bir bahar temizliğine girer.
Modern bilimin bugün "otofaji" adıyla hararetle anlattığı mekanizma, aslında biz niyet edip beklerken vücudun kendi içindeki eskiyen, hasarlı hücreleri temizlemesi sürecidir. Biz sabrı öğrenirken, bedenimiz de içeride hummalı bir yenilenme yaşar; "Az yiyiniz, sıhhat bulunuz" nebevi hikmeti bugün laboratuvarlarda "aralıklı oruç" başlığıyla yeniden tasdik edilir. Ancak bu biyolojik şifayı gölgelememek için bir altın kuralı unutmamak gerekir: İftarda kendini kaybetmemek. Gün boyu yağ yakma moduna geçen, dinlenen bir bedeni iftarda ağır yemeklerle yormak, o muazzam arınma etkisini bir anda sıfırlayabilir. Asıl marifet, mideyi şişiren görkemli sofralar değil; komşunun tabağına bir çorba, ihtiyaç sahibinin evine bir ekmek ulaştırmanın o hafifletici huzuruna varmaktır. Ramazan'ın gerçek bereketi, artan yemekleri dökmekte değil, eksik olanın tabağını doldurmaktadır.
Ramazan bir mekteptir; bize sadece aç kalmayı değil, eline, diline ve beline hakim olmayı öğretir. Oruç tutarken mideye vurduğumuz o mühür, bize aslında çok sarsıcı bir hakikati fısıldar. Bizler akşam ezanı okununca sofraya kavuşacağımızı bilerek bekleriz; oysa dünyada iftarı olmayan, ezanı beklemeyen bir açlıkla mücadele eden milyonlarca can var. Midenin sustuğu ama vicdanın konuştuğu o sessizlik, bizi en derin empatiye davet eder. Gazete sayfalarındaki o uzak görünen yoksulluğu, kendi açlığımızda bizzat hissederiz. Yapılan ibadetler mukabelelerle ve teravihlerle süslenirken; Kur’an’ın nuru evlerimize dolar, günün yorgunluğu manevi bir dinlenişe ve bedensel bir zindeliğe dönüşür.
Ramazan kelimesinin harflerindeki sırlar bile bir yol haritasıdır: Rabbimizin rahmeti, muhabbeti, rızası, ülfeti ve nuru... Bu harflerin gölgesinde tutulan oruç, insana iki büyük sevinç yaşatır: Biri iftar vakti duyulan o huzur, diğeri ise asıl vuslat olan Rabbine kavuşma anı. Başı rahmet, ortası mağfiret ve sonu kurtuluş olan bu kutlu zaman dilimi; sigarayı bırakmak, uykuyu düzene sokmak, daha az ekran ve daha çok kendimize dönmek için büyük bir fırsattır. Bu disiplini hayatın geneline yayabilenler, sadece bir ay değil, ömür boyu huzuru hissederler.
Sonuçta gerçek bayram, sadece takvimde işaretli o üç gün değildir; asıl bayram, kulun arınmış bir gönülle ve şifa bulmuş bir bedenle hayata yeniden başladığı gündür. Eğer Ramazan’ın bize öğrettiği o ölçüyü, merhameti ve paylaşma asaletini tüm yıla yayabilirsek her günümüz bir bayram havasında geçer. Çünkü biliriz ki; haramdan oruç tutup helale şükrederek yürüyenler için ölüm bile bir vuslattır.
Rabbim bizleri; dünyası Ramazan, akıbeti bayram olanlardan eylesin..