Bir ülkenin geleceğini sadece nüfus artış hızıyla, ekonomik büyüme oranlarıyla, savunma sanayii hamleleriyle ya da diplomatik gücüyle ölçemeyiz. Bazen geleceğin fotoğrafı, çok daha sessiz bir tabloda karşımıza çıkar: Bir sağlık istatistiğinde, bir poliklinik kuyruğunda, bir çocuğun beslenme çantasında, bir gencin hareketsiz bedeninde, bir annenin mutfak alışkanlığında…
OECD’nin obezite oranlarını gösteren tablosuna baktığımızda Türkiye için alarm zilleri çalıyor. Türkiye, yetişkin obezite oranında yüzde 28,8 ile OECD ülkeleri arasında üst sıralarda yer alıyor. Amerika Birleşik Devletleri, Meksika ve Şili gibi ülkelerin ardından gelen bu tablo, artık görmezden gelinecek bir sağlık göstergesi değildir. Bu rakam, yalnızca tartıdaki fazla kiloyu değil; diyabeti, hipertansiyonu, kalp hastalıklarını, karaciğer yağlanmasını, eklem sorunlarını, kanser riskini, üretkenlik kaybını ve sağlık sisteminin üzerine çöken devasa yükü anlatıyor.
Obezite, modern çağın sessiz salgınıdır. Fakat bu salgın mikropla değil, alışkanlıkla yayılır. Reklamlarla büyür, ekran başında derinleşir, fast food kültürüyle kökleşir, hareketsizlikle kalıcı hâle gelir. Bugün çocuklarımız oyun parklarından çok ekranlara, ev yemeklerinden çok paketli ürünlere, yürüyüşten çok servis araçlarına mahkûm ediliyorsa, yarının hastane koridorlarını bugünden inşa ediyoruz demektir.
Mesele sadece bireysel irade meselesi değildir. Elbette insanın ne yediği, ne kadar hareket ettiği, bedenine nasıl davrandığı önemlidir. Ancak obeziteyi yalnızca “az ye, çok yürü” basitliğine indirgemek, yangını kibrit çöpüyle tarif etmeye benzer. Şehir planlamasından okul kantinlerine, gıda endüstrisinden medya reklamlarına, aile sofrasından kamu politikalarına kadar uzanan geniş bir zincirden söz ediyoruz.
Bugün çocukların kolay ulaşabildiği ürünlere bakmak yeterlidir. Şeker yüklü içecekler, aşırı tuzlu atıştırmalıklar, parlak ambalajlı ama besin değeri düşük gıdalar, reklam diliyle “mutluluk” diye pazarlanıyor. Oysa bu ambalajların içinden çoğu zaman gelecek yılların hastalık faturası çıkıyor. Bir çocuğun damağı neye alıştırılırsa, yetişkinlikte bedeni de onun sonucunu yaşar. Çocukluk çağı obezitesi bu nedenle sadece bugünün değil, gelecek neslin sağlık krizidir.
Türkiye’nin bu tabloda üst sıralarda yer alması bize şunu söylüyor: Artık obeziteyle mücadele kampanya düzeyinde değil, devlet aklı düzeyinde ele alınmalıdır. Sağlık Bakanlığı’nın çalışmaları kıymetlidir; ancak bu mücadele yalnızca sağlık sisteminin omuzlarına bırakılamaz. Milli Eğitim Bakanlığı okul kantinlerinden beden eğitimi saatlerine kadar daha güçlü bir rol üstlenmelidir. Belediyeler yürünebilir şehirler, bisiklet yolları, güvenli parklar ve spor alanları oluşturmalıdır. Tarım ve gıda politikaları sağlıklı üretimi desteklemelidir. Medya ise reyting uğruna sağlıksız tüketimi parlatan dilini gözden geçirmelidir.
Çünkü obezite, yalnızca bireyin bedeninde biriken yağ değildir; toplumun ihmal hanesine yazılan ağır bir borçtur.
Bugün Türkiye’nin genç nüfusu hâlâ büyük bir imkândır. Fakat bu genç nüfus hareketsiz, sağlıksız beslenen, erken yaşta metabolik hastalıklarla tanışan bir kuşağa dönüşürse, demografik avantaj dediğimiz şey kâğıt üzerinde kalır. Güçlü toplum, sadece kalabalık toplum değildir; sağlıklı, dinç, üretken ve dirençli toplumdur.
Burada ailelere de büyük görev düşüyor. Sofra, bir milletin en eski eğitim kurumlarından biridir. Çocuk yalnızca okulda değil, sofrada da yetişir. Evde pişen yemek, ailece yenilen öğün, su içme alışkanlığı, sebze ve meyveyle kurulan doğal ilişki, çocuğun beden hafızasına yazılır. Bugün mutfakta kaybettiğimiz mücadeleyi, yarın hastane odasında kazanamayız.
Elbette ekonomik şartlar da bu meselenin tam ortasındadır. Sağlıklı gıdaya erişim kolay ve makul maliyetli olmadıkça, obeziteyle mücadele eksik kalır. Dar gelirli ailelerin sofrasına sağlıklı, besleyici ve ulaşılabilir gıda koymak sosyal politikanın da sağlık politikasının da parçası olmalıdır. Çünkü sağlıklı yaşamak lüks değil, temel haktır.
Obeziteyle mücadele, yasakçı bir anlayışla değil; bilinç, erişim, düzenleme ve güçlü kamu iradesiyle yürütülmelidir. Okuldan iş yerine, aile hekimliğinden belediye hizmetlerine kadar her alanda bütüncül bir sağlık seferberliği gerekir. Ölçen, izleyen, uyaran, destekleyen ve çözüm üreten bir sistem kurulmalıdır.
Bugün OECD tablosunda Türkiye’nin bulunduğu yer, bize yalnızca bir oran göstermiyor. Bu tablo, bir uyarı levhasıdır. Direksiyonda milletçe biz varız. Ya bu levhayı görmezden gelip aynı hızla devam edeceğiz ya da sağlıklı nesiller için rotayı değiştireceğiz.
Şunu artık açıkça söylemeliyiz: Obezite kader değildir. Fakat ihmal edilirse kader gibi ağır sonuçlar doğurur.
Türkiye’nin geleceği yalnızca savunma sanayiinde, teknolojide, diplomaside değil; çocuklarının beden sağlığında da şekillenecektir. Sağlıklı nesil, güçlü devletin görünmeyen temelidir. O temel zayıflarsa, üzerine kurduğumuz bütün büyük iddialar sarsılır.
Bu yüzden obeziteyle mücadele, ertelenecek bir gündem değil; bugünün en ciddi halk sağlığı vazifesidir. Tartıdaki rakam, aslında ülkenin geleceğine düşülen nottur. Ve bu notu yükseltmek, hepimizin ortak sorumluluğudur.