Bizim köyde güzel bir haber alan kimseye, birçok yerde olduğu gibi, “Gözün aydın!” denir. Gözü aydın olacak kadar güzel bir haber alan kişi ise sevinci tek başına tutmaz; karşısındakine de pay düşsün ister ve “Ay aydın içinde kalasın!” diye karşılık verir. Sözün zarafeti kadar anlamı da derindir. Türkçemizde ışık, ay ışığı, aydınlık manasındaki “aydın” kelimesinin 1935’ten sonra “münevver” karşılığı olarak kullanılmaya başlanması boşuna değildir; kelime tam yerine oturur. Ama insan yine de içinden geçirmeden edemiyor: Keşke kelime kadar aydınlarımız da güzel, kelime kadar berrak, kelime kadar milletimize yakışır olsaydı…

En büyük mesele: Aydının hâli

“Bu ülkenin en mühim meselesi nedir?” diye sorulduğunda, bir süredir tereddüt etmeden “aydınlarımızın hali” diye cevap veriyorum. Üzerinde durup durduğumuz pek çok problem, bu meselenin yanında küçücük kalıyor. Ahlaki zafiyetlerimiz, gösteriş merakımız, şiddetle kurduğumuz sorunlu ilişki, demokrasimizi zaafa uğratan yapısal eksikler… Hiçbiri, ağırlık ve belirleyicilik bakımından aydın meselesinin yanına yaklaşamıyor.

Hangi taşı kaldırsak altından aynı şey çıkıyor. Hangi sorunu ele alsak, cümlenin sonuna rahatlıkla şu eklenebilir: “Eğer aydınımız üzerine düşeni layıkıyla yapmış olsaydı, bugün bu durumda olmazdık.” Kendilerine “aydın” diyen okuryazarlarımızın en çok alaya aldığı, gülerek anlattığı başlıklara bir bakmak yeterli. Demokrasinin neden ağır aksak ilerlediğinden, neden güçlü bir sivil toplum inşa edemediğimizden, niçin lider-merkezli bir ruh hâlinden kurtulamadığımızdan söz ederken, bütün bunların asli sorumluluğunda kendi paylarını görmezler.

Halktan kopan aydın, meseleden de kopar

Bunun yerine halkı küçümsemek, toplumun derdini sırtlanmış isimleri karikatürize etmek, kolay etiketlerle itibarsızlaştırmak daha cazip gelir. Bilginin iktidar olduğunu söylemeyi severler ama vesayetten bahsetmezler; cehaletin bazen tam da kendilerinden üretildiğini fark etmez, etmek istemezler. Oligarşik düzenlerin, tahakkümcü yapıların meşruiyet zeminini çoğu zaman bizzat kendilerinin hazırladığını düşünmek dahi akıllarına gelmez.

Keşke böyle olmasaydı. Keşke zorluklara göğüs germeyi, bedel ödemeyi, millet için meşale olmayı becerebilselerdi. Yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmeyen bir tavırla millete cephe almak yerine, onunla birlikte yürümeyi tercih edebilselerdi.

Bu noktaya nasıl gelindi?

Elbette bu noktaya bir günde gelinmedi. Aydın problemimizin kökleri, milletimizin Batı’nın meydan okumasına verdiği cevapsızlıkta ve tarihsel psikolojimizde gizli. Bu meseleyi daha önce de, farklı mecralarda, “milletin organik aydını” başlığı altında dile getirmeye çalışmıştık.

Aydın kimdir?

Peki kimdir bu aydın? Nedir onu bu kadar vazgeçilmez kılan?

Aydını, en kısa hâliyle, toplumun en yüksek kolektif zihinsel hasılasını şu ya da bu şekilde üzerinde taşıyan kişi olarak tanımlayabiliriz. Her insanın geçmişine bağlı bir hafızası, geleceğe dönük bir ufku vardır. Zihinsel kapasite arttıkça bu alan genişler, derinleşir. Aydın dediğimiz kişi, bu zihinsel imkânları yalnızca kendisi için değil, ait olduğu toplum adına da harekete geçirebilen kimsedir.

Düşünürden ve bilim insanından farkı

Aydın, varlığı anlamaya çalışan düşünürden de, maddi ilişkileri çözümleyen bilim insanından da ayrılır. O, siyasetin içinde fiilen yer alsın ya da almasın, siyasetin pratik akılla yaptığını teorik akılla yapan kişidir. Bu yüzden bir yanıyla siyasi lideri andırır; hem kendisidir hem de kendisinden fazlasıdır.

Organik bağ koparsa ne olur?

Bu noktada aydının toplumla bağı hayati ama aynı zamanda son derece narindir. Bu bağ koptuğunda aydın, ya kendini beğenmiş bir sinik hâline gelir ya da topluma öfkeyle bakan bir despot. İşte bu yüzden aydınları, toplumla bağı kopmayanlar ve kopanlar diye ayırmak mümkündür. “Organik aydın” kavramı da burada anlam kazanır.

Gramsci’den bize kalan

Bu kavramı ortaya atan Antonio Gramsci’dir. Gramsci’nin sivil toplumu ahlaki ve kültürel hegemonya alanı olarak ele alması, aydınlara merkezi bir rol yüklemesi dikkate değerdir. Bizim açımızdan mesele, bu kavramı aynen almak değil; devlet ile millet arasındaki rızaya dayalı bağın nasıl kurulduğunu anlamaktır.

Milletin organik aydını

Milletin organik aydınları, tarih boyunca devletle millet arasındaki mesafeyi kapatan zihinler olmuştur. Burada sözünü ettiğimiz şey tek tek kişilerden ziyade zihniyetlerdir; millette kök salmış olanın, aydında bilinçli bir forma kavuşmasıdır.

Aydın ve iktidar arasındaki ince çizgi

Aydının iktidarla ilişkisi her zaman hassas bir çizgide yürür. Aydın ne vakanüvisttir ne de iktidarın ücretli ideologu. Eleştirel mesafe kaybolduğunda düşünce de anlamını yitirir. Güçle kurulan çıkar ilişkisi, aklı da vicdanı da bozar.

Aydın siyasetin dışında kalabilir mi?

Buna karşılık, aydının siyasetten tamamen uzak durması gerektiği fikri de gerçekçi değildir. Siyaset, modern dünyada insanın kendini ve değerlerini savunma biçimidir. Aydın, toplumun dertleriyle dertlenir; hatta toplumun henüz fark etmediği sorunları sezerek uyarmaya çalışır.

Resmî ideoloji ve kopuş

Bugün bu yaklaşım yadırgatıcı bulunuyorsa, bunun sebebi aydını uzun zamandır milletten kopuk bir figür olarak düşünmeye alışmış olmamızdır. Üç yüz yıl öncesine uzanan bu kopuş, aydının vazifesini resmî ideolojinin üretimine indirgemiştir. Milleti küçümsemek, neredeyse aydın olmanın şartı hâline getirilmiştir.

Geleneğin içinden konuşmak

Milletin organik aydını ise kendi geleneğinin içinden konuşur. Bilgiyi iktidar aracı değil, varlığı aydınlatan bir ışık olarak görür. Geleneği, varlığa bakışının şekillendiği bir rahim olarak kabul eder. Bu tarafgirlik ideolojik değil, ontolojiktir.

Maneviyat meselesi

Eski Türkiye’de aydına çizilen rol, siyasetten ve maneviyattan uzak durmaktı. Oysa köklü geleneklerde din, hayatın tamamını kuşatır. Aydın, içine doğduğu manevi mirası ne kadar derinlikli anlarsa, insanlığa o kadar sahici katkı sunabilir.

Yol gösterenler olmasaydı

Zygmunt Bauman ile David Lyon’un sohbetlerinde dile gelen “şimdiyi, gelecekteki barış çoktan gelmiş gibi yaşamak” fikri, aydının yol gösterici rolünü hatırlatır. Azizler olmasaydı insan da olamazdık; onlar yolu gösterir, hatta yolun kendisi olurlar.

Bunlara benzer sözleri, bugün ya da yarın, Müslüman aydınlar neden daha tutarlı bir biçimde söylemesinler? Belki o zaman, “Gözün aydın” dediğimizde, sözün yüküyle aydının hâli birbiriyle daha çok örtüşür.