Kalp cerrahı olarak hastalarımdan en sık duyduğum cümlelerden biri şudur: “Hocam, göğüs kemiğim açılacak diye çok korkuyorum.” Aslında bu korku, hastalığın kendisinden çok ameliyatın nasıl yapılacağına ilişkindir.
Oysa kalp cerrahisi son yıllarda sessiz ama çok önemli bir dönüşüm yaşadı. Bugün uygun hastalarda koroner bypass ameliyatını, göğüs kemiğini açmadan, göğsün sol tarafından yapılan küçük bir kesiyle gerçekleştirebiliyoruz. Buna minimal invaziv koroner bypass cerrahisi diyoruz.
Cerrahide ilerleme yalnızca yeni cihazlar geliştirmek değildir. Aynı ameliyatı, aynı güvenle, hastaya daha az travma vererek yapabilmektir.
İşte bu yöntemin felsefesi de tam olarak budur.
Koroner bypassın amacı değişmez. Kalbi besleyen damarlardaki ciddi darlık veya tıkanıklık nedeniyle yeterli kan ulaşamayan kalp kasına yeni bir dolaşım yolu oluştururuz. Bunu çoğu zaman hastanın kendi iç meme atardamarını veya uygun damarlarını kullanarak yaparız. Yıllardır bu ameliyatın en önemli gücü, uzun dönem başarısının yüksek olmasıdır. Değişen ise kalbe ulaşma şeklidir.
Minimal invaziv teknikte göğüs kemiği kesilmez. Kalbe, kaburgalar arasından yapılan yaklaşık 5 ila 7 santimetrelik bir kesiyle ulaşılır. Özel cerrahi ekipmanlar ve yüksek deneyim gerektiren tekniklerle bypass işlemi gerçekleştirilir.
Bu satırları okurken belki küçük olanın ameliyat olduğunu düşünebilirsiniz.
Hayır.
Ameliyatın büyüklüğü aynıdır.
Sadece kesi küçüktür.
Bunu özellikle vurguluyorum. Çünkü minimal invaziv cerrahi, “kolay cerrahi” değildir. Aksine, cerrah açısından teknik olarak klasik ameliyattan daha fazla deneyim, daha fazla dikkat ve çok daha uzun bir öğrenme süreci gerektirir. Dar bir çalışma alanında milimetrelerle çalışırsınız. Elinizin hâkimiyeti kadar karar verme hızınız da önemlidir. Cerrahide bazen başarı, neyi yaptığınızdan çok, neyi yapmadığınızla ilgilidir.
Yıllar içinde şunu gördüm: Hastalar yalnızca iyi bir ameliyat istemiyor. Daha az ağrı, daha hızlı iyileşme ve günlük yaşamına daha kısa sürede dönebilmeyi de istiyor. Minimal invaziv yaklaşım, uygun hastalarda tam da bunu sağlayabiliyor.
Göğüs kemiği korunur.
Kanama daha az olabilir.
Enfeksiyon riski azalabilir.
Derin nefes almak ve hareket etmek daha kolay olur.
Hastalar çoğu zaman daha erken ayağa kalkar ve sosyal yaşamlarına daha kısa sürede döner.
Özellikle aktif çalışan bireylerde, ileri yaşına rağmen bağımsız yaşamını sürdüren hastalarda ve göğüs kemiğinin iyileşmesini zorlaştırabilecek bazı durumlarda bu avantaj daha da belirgin hissedilir.
Ancak her hasta bu yöntem için uygun değildir.
Cerrahide en doğru ameliyat, en yeni yöntem değildir; doğru hastaya uygulanan doğru yöntemdir. Koroner damarların yapısı, tıkanıklığın yeri ve sayısı, kalbin pompa gücü, akciğer fonksiyonları, eşlik eden hastalıklar ve daha birçok ayrıntı birlikte değerlendirilir. Bazen minimal invaziv cerrahi en iyi seçenektir. Bazen de klasik bypass ameliyatı hastaya daha fazla güven sağlar. Deneyimli bir kalp cerrahının görevi, tekniği değil hastayı merkeze almaktır.
Hipokrat’ın iki bin yılı aşkın süre önce söylediği bir söz bugün de geçerliliğini koruyor: “Önce zarar verme.” Cerrahinin bütün gelişimi aslında bu cümlenin etrafında şekillendi. Daha küçük kesi, daha az travma, daha hızlı iyileşme… Bunların tamamı aynı düşüncenin farklı yansımalarıdır.
Kalp cerrahisi yalnızca damar dikmek değildir. Doğru hastaya, doğru zamanda, doğru ameliyatı önermektir. Bazen ustalık ameliyat yapmakta değil, hangi ameliyatın yapılması gerektiğini bilmektedir.
Kalbimiz, hayatımız boyunca tek bir an bile izin istemeden çalışır. Biz ise çoğu zaman onu ancak yorulduğunda fark ederiz.
Belki de asıl mesele, kalbe ulaşmanın en kısa yolunu bulmak değil; ona en nazik yolu seçebilmektir.