Dün akşam Orhan Pamuk’un Kelimeler ve Resimler kitabını okumaya başladım. Kitap beni beklediğimden fazla içine çekti; belki kısa metinlerin sadeliği, belki de kendi hayatına dair küçük ayrıntıları samimiyetle paylaşması yüzünden.
Bir fotoğrafa bakıp her salı 250–300 kelimelik bir metin yazma alışkanlığını öğrendiğimde gülümsedim.
Benim yazma alışkanlığım da bir kayıptan doğmuştu.
2017’de annemi kaybettikten sonra, ona anlatamadıklarımı bir yerlere yazma ihtiyacı duymuştum. Hafızama hep güvendim ama zaman, ayrıntıları fark ettirmeden silen bir hırsız. Belki Pamuk’un yaptığı daha doğru: Anıları saklamak yetmiyor, onlara eşlik eden görüntüleri de korumak gerekiyor.
Tam da bunu düşünürken, geçen hafta bitirdiğim başka bir kitap geldi aklıma: Arif Atılgan’ın Masal Gibiydi Yeldeğirmeni.
Konacık Heredot Salonu’nda Halikarnas Balıkçısı belgeselini izlemeye gittiğim gün, fuaye alanındaki sergi küçük bir sürpriz olmuştu. Kitabı seçip kasaya yönelirken yayınevi sahibi Kadir Toprakkaya, “Yeldeğirmeni’ni bilir misiniz?” diye sormuştu.
“İstanbul’da dört yıl yaşadım,” demiştim. “Bir de semtlerin tarihine meraklıyımdır.”
Kitabı okurken, anlatılan dönem benim çocukluğumdan da önceye ait olmasına rağmen satırların arasında babamı hayal ettim. Haydarpaşa Lisesi yıllarını ve sonrasını… Ajda ve Semiramis Pekkan’ın Yeldeğirmenli olduğunu okuyunca babamın yıllarca anlattığı hikâyeler yerine oturdu. Demek ki babam da bir zamanlar Yeldeğirmenliymiş.
Ne güzel zamanlarmış.
Ben de o günleri yaşamayı çok isterdim.
Sonra düşündüm: Belki de o kültürün bir kısmını başka bir coğrafyada yaşayabildiğim için şanslıyım. Kolej yolları çocuk aklıma eziyet gibi gelse de Gelemen Devlet Üretme Çiftliği’nde biz de aynı değerlerle büyüdük. Arif Atılgan’ın anlattıkları bana yabancı değil.
Bizde de komşuya gidilecekse önce çocuk gönderilir, “Bir maniniz yoksa annemler size gelecek,” denirdi.
Nişanlar, düğünler, hastalıklar, acil haberler yine çocuklar aracılığıyla duyurulurdu.
Televizyonun henüz hayatımıza girmediği yıllarda akşamları bütün aile radyonun etrafında toplanır, radyo tiyatrosu dinlerdik. Netflix yoktu; “Susun çocuklar, dinliyoruz,” vardı.
Bugün rastgele kullanılan “teyze” ve “amca” hitaplarına belki de bu yüzden takılıyorum. Biz bunları gerçekten saygı ifadesi olarak kullanırdık. İsimlerin yanına “Bey” ve “Hanım” eklenirdi. “Aliye Hanım Teyze”, “Ali Bey Amca” gibi. Bu hitaplar sadece karşımızdakini değil, bizi de büyütürdü.
Gelemen’in ritüelleri, komşulukları, hitapları, paylaşılan zamanı… Bugün neredeyse hiç anılmayan bir kültürün parçaları. O çiftlik, bir zamanlar sadece bir üretim alanı değil; bir topluluğun birbirine tutunduğu, değerlerin kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir kültür taşıyıcısıydı. O günlerde sıradan olan şeyler bugün birer hazine; bu yüzden anlatmak, unutmamak, unutturmamak gerekiyor.
Yeldeğirmeni’ndeki eski evlerin pencere üstlerinden sokağa uzanan soba borularını görünce uzun uzun düşündüm. Demek ki onlardan önce mangallar vardı. Sobanın kendisi bile bir zamanlar medeniyetin simgelerinden biri olmuş olmalı.
Ve o zaman fark ettim:
Özlediğimiz sadece eski evler, eski sokaklar, eski semtler değil.
Asıl özlediğimiz, o binaların içinde yaşanan hayat.
Bir mahallenin birbirine emanet ettiği çocuklar…
Kapısı kilitlenmeyen evler…
Haberi önce komşusundan alan insanlar…
Hitaplarda saklı saygı…
Paylaşılan zaman…
Belki de kaybolan kültürün hafızasını yaşatmanın tek yolu, onu anlatmaya devam etmek. Annemin kaybından doğan yazma alışkanlığım, babamın anıları ve Gelemen Devlet Üretme Çiftliği’nde geçen çocukluğum… Hepsi birer küçük tanıklık. Bir semtin, bir mahallenin, bir ülkenin artık duyulmayan seslerini taşıyan kırılgan hatıralar.
Binalar yeniden yapılabiliyor; ama kültür kaybolduğunda, onu geri getirmek ancak hatırlayanların anlatmasıyla mümkün oluyor.