Anjiyo masasından çıkıp koridora adım atan bir hasta düşünün. Elinde film, gözünde aynı soru: “Hocam, şimdi stent mi takacağız, bypass mı olacağım?” Bu soru bazen tek bir kelime gibi söyleniyor ama arkasında bir ömür var. Çoğu zaman da cevap, hastanın kafasında çoktan bir yarışa dönmüş oluyor; sanki biri “kolay”, diğeri “zor”, biri “kısa yol”, öbürü “uzun yol” gibi. Halbuki mesele bir yol seçmek değil, yanlış yola sapmamak.
Stent kelimesi, kulağa modern geliyor. Küçük, pratik, hızlı. “Takılır ve biter” gibi algılanıyor. Bypass ise daha ağır bir kelime. Ameliyat, yoğun bakım, dikiş, sabır… İşin duygusu bile farklı. İnsanlar bazen bu iki seçeneği tıbbi bir karar değil de psikolojik bir eşik gibi yaşıyor. “Bende o kadar da yoktur” diyerek stente sığınıyor, “Bir kere yaptırayım, kökten olsun” diyerek bypassı bir tür kesin çözüm sanıyor. Oysa ne stent bir sihirli değnek, ne bypass ömür boyu bozulmayan bir mühür.
Koroner damar dediğiniz şey, gururlu bir nehir değil; daralır, kıvrılır, bazen bir noktada inat eder, bazen yaygın bir yorgunluk gibi her yere çöker. İşte karar da tam burada şekil alıyor. Bir darlık mı var, birkaç darlık mı? Damarın yeri neresi? Yükün en ağırını taşıyan yerde mi, kıyıda köşede mi? Bazen filmde gördüğünüz çizgi, gerçekte yaşadığınız ağrının tercümesi değildir. Bazen de hiç ağrısı olmayanın filmi, bir sabah bütün hayatı tersine çevirecek kadar “ciddi”dir. Hastanın beklentisiyle damarların gerçeği aynı cümlede buluşmayınca karar da zorlaşıyor.
Bir de şu var: Anjiyo sonrası karar süreci dediğimiz şey, kâğıt üzerinde birkaç dakikalık iş gibi görünür ama insana dokunan tarafı uzundur. Hasta, “Şimdi ne olacak?” diye bakar. Yakınları gözünü doktorun yüzüne diker. O an, bilgi eksik kalırsa boşluğu başka şeyler doldurur: komşunun tecrübesi, sosyal medyada okunan yarım cümleler, “filanca yere giden stent taktırmıştı” hikâyeleri… Hastanın dünyasında tıp, bir anda kulaktan kulağa anlatılan masala dönüşür. Bir yanlış anlaşılma, bazen en doğru tedavinin bile itibarını kırar. Bu yüzden karar, sadece bir işlem seçmek değil, hastayı o kararın içine almak meselesidir. “Hadi bunu yapalım” diye kestirip atılan cümle, insanda uzun süre kalır.
Ve şu cümle… Belki en çok bu cümle etrafında düğümleniyor her şey: Her daralma stent değildir. Filmde bir daralma gördünüz diye, refleks hâlinde “tak gitsin” demek, bazen kolaycılık olur. Aynı şekilde her hastayı bypassa yönlendirmek de, sanki tüm sorunu tek hamlede bitirecekmiş gibi düşünmek de başka bir körlük. Çünkü bazı darlıklar stentle gayet iyi yönetilir, bazı damar tabloları ise bypassın daha doğru bir seçenek olduğu yerde durur. Bunu bilmek yetmez; hastaya da hissettirmek gerekir. Yoksa kararın kendisi değil, kararın yarattığı güvensizlik büyür.
İşte bu yüzden masada tek bir kişi olmamalı. Kardiyoloji ile kalp damar cerrahisinin aynı cümleyi kurabildiği yerde hasta rahatlar. Bir tarafın diğerini geride bırakmaya çalıştığı ortamda ise hasta ikiye bölünür. “Kime inanacağım?” der, haklıdır. Multidisipliner yaklaşım denilen şey, kulağa süslü gelir ama sahada çok basittir: hastanın önünde birbirini boşa düşürmeyen, birbirinin alanına saygı duyan bir ekip görmek. Bazen hastayı asıl iyileştiren, tam da bu görüntüdür.
Bypass mı stent mi? Soru böyle sorulunca sanki iki düğme var, birine basıyoruz. Gerçekte ise aynı kalbin hikâyesine iki farklı müdahale yolu var. Biri bazen doğru zamanda büyük bir kapı açar, diğeri bazen doğru yerde küçük ama hayati bir kilidi çözer. Hastanın duyması gereken şey şu: Karar, modaya göre değil; damarın diliyle verilir. O dili doğru okuyabilirsek, hangi yol seçilirse seçilsin, hasta kendini “denenmiş” değil, “anlaşılmış” hisseder. Bu da tedavinin yarısıdır, geri kalanı… zaten iyi ellerin işidir.