İnsan, hatırlayan tek canlı olmayabilir; ancak geçmişine anlam yükleyen, onunla hesaplaşan, bazen de yıllarca onun gölgesinde yürüyen ender varlıklardan biridir.

Hayatın hangi döneminde olursa olsun, hemen herkesin kalbinin bir köşesinde sakladığı bir pişmanlık vardır. Söylenemeyen bir söz, tutulamayan bir el, kaçırılan bir fırsat ya da zamanında verilemeyen bir karar… İnsan bazen geleceğe değil, geride bıraktığı anlara takılıp kalır.

Pişmanlık, aslında insan olmanın doğal bir sonucudur. Çünkü hayat, geri dönüşü olmayan seçimlerden oluşur. Bir yolu seçerken diğerinden vazgeçeriz. Yıllar sonra dönüp baktığımızda ise zihnimizde aynı soru yankılanır: “Acaba farklı davransaydım ne olurdu?” Bu sorunun kesin bir cevabı yoktur; ancak bıraktığı iz bazen yıllarca silinmez.

Geçmişe duyulan özlem de tam bu noktada ortaya çıkar. İnsan çocukluğunun sokaklarını, eski dostluklarını, kaybettiği insanları ve daha sade günleri hatırladıkça geçmişi olduğundan daha güzel görmeye başlar. Oysa geçmiş yalnızca güzel anılardan ibaret değildir; içinde hayal kırıklıkları, mücadeleler ve gözyaşları da vardır. Fakat zamanın ilginç bir huyu vardır: Acıları yumuşatır, güzel hatıraları ise parlatır. Bu yüzden geçmiş, hafızamızda çoğu zaman ulaşılması mümkün olmayan bir mutluluk ülkesi gibi görünür.

Her insanın hayatında dönüp dönüp hatırladığı bir pişmanlık mutlaka vardır. Kimi zaman kaçırılmış bir eğitim fırsatı, kimi zaman yanlış bir arkadaşlık, kimi zaman da bırakılması gereken bir alışkanlık… İnsan sık sık, “Bu günkü aklım olsaydı böyle yapmazdım” der. Ancak yıllar geçtikçe fark eder ki o günkü kararları veren kişi de bugünkü kendisinin temelini atan insandır. Hatta bazen dönüp baktığında, yaşadığı kırgınlıkların ve yaptığı hataların kendisini daha güçlü, daha olgun bir insan haline getirdiğini görür. Böylece pişmanlık yerini şükre bırakır.

İnsan geçmişe özlem duymaktan da vazgeçemez. “Ah eski bayramlar”, “Eski Ramazanlar”, “Çocukluğumuzdaki dostluklar” sözlerini hemen her nesilden duyarız. Bunun nedeni yalnızca zamanın geçmesi değildir. İnsan, geçmişte bıraktığı insanların, duyguların ve anların özlemini çeker. Özellikle COVID-19 salgını sırasında bunu hep birlikte derinden yaşadık. Camilerin sessiz kaldığı, teravihlerin kısıtlandığı, bayram sofralarının eksildiği günlerde; sevdiklerimizin aslında ne kadar kıymetli olduğunu yeniden öğrendik. Annelerimize, babalarımıza, dostlarımıza sarılmanın bile bir nimet olduğunu o günlerde iliklerimize kadar hissettik.

Bugün teknoloji baş döndürücü bir hızla ilerliyor. İnsanlık sürekli geleceğe yetişmeye çalışıyor. Ancak buna rağmen geçmişe duyulan özlem hiç azalmıyor. Eski bir fotoğraf albümünü karıştırırken, yıllar önce dinlediğimiz bir şarkıyı duyarken ya da çocukluğumuzun geçtiği bir sokağın önünden geçerken içimizi kaplayan duygu bunun en açık göstergesidir. Çünkü insan yalnızca yaşadığı zamanı değil, kaybettiği zamanı da sever.

Fakat geçmişe duyulan özlem ve pişmanlıkların hayatı yönetmesine izin vermemek gerekir. Geçmiş değiştirilemez; ancak ondan alınan derslerle bugün daha anlamlı yaşanabilir. Pişmanlıklar, yaptığımız hataların değil; edindiğimiz tecrübelerin hatırlatıcısı olmalıdır. Çünkü insanı olgunlaştıran şey kusursuz bir geçmiş değil, geçmişinden çıkardığı hikmettir.

Belki de asıl mesele, geçmişi unutmadan bugünü kaybetmemektir. Çünkü yıllar sonra dönüp baktığımızda, şu an yaşadığımız günler de özlemle hatırlayacağımız bir geçmişe dönüşecektir. Hayat, sürekli geriye bakılarak yaşanabilecek kadar uzun değildir. İnsan geçmişini sevebilir, ona özlem duyabilir, hatta zaman zaman onunla hüzünlenebilir. Ancak hayatın yolu daima ileriye akar.

Önemli olan, dünün pişmanlıklarına saplanıp kalmak değil; bugünün kıymetini bilmektir. Çünkü yarının hatıralarını, bugünkü tercihlerimiz şekillendirecektir. Ve belki de yeni pişmanlıklar yaşamamanın en güzel yolu, sahip olduğumuz bu anı fark ederek, şükrederek ve hakkını vererek yaşamaktır. Zira ömür, geriye dönüp düzeltme imkânı bulamadığımız bir yolculuktur; fakat ileriye doğru daha güzel yürümek için her zaman yeni bir fırsat sunar.