Ramazan bazen bir ay değildir; bir kokudur. Fırından yeni çıkmış pidenin buğusu, iftara dakikalar kala evde dolaşan o tatlı telaş, camdan süzülen mahya ışığının duvara düşen gölgesi… Çocukluğumuzun Ramazan’ı biraz loştu belki ama sıcaktı; sokakta oynayan çocuk topu yavaşlatır, ezanla birlikte mahalle aynı anda susardı. Sofraya oturmak bir ihtiyaç değil, küçük bir merasimdi. Teravih dönüşü kapı önlerinde uzayan sohbetler, komşuya gönderilen bir tabak tatlıyla kurulan o görünmez bağ… Kimse büyük laflar etmezdi ama herkes birbirini hatırlardı.
Şimdi şehir daha kalabalık, apartmanlar daha yüksek, sofralar bazen daha sessiz. Yine de Ramazan kaybolmadı. Şekil değiştirdi, yer değiştirdi, biraz da gençleşti. Son yıllarda eğitim kurumlarının avlularında, kampüs meydanlarında kurulan uzun iftar sofralarına bakınca bunu görmemek mümkün değil. Amfilerden çıkan öğrenciler, dersini bitiren hocalar, idari personel… Aynı masada yan yana. Bir tas çorba, bir hurma, birkaç dakikalık bekleyiş. O sırada unvanlar geri çekiliyor, resmiyet gevşiyor. Kalabalığın içinde bir tür sükûnet oluşuyor.
Eskiden mahalle vardı, şimdi kampüs var. O eski sokak iftarlarının yerini binlerce kişilik gönül sofraları almış durumda. Gençler yalnızca oturup yemek yemiyor; yardım kampanyaları düzenliyor, ihtiyaç sahipleri için koli hazırlıyor, kulüp odalarında gece yarısına kadar plan yapıyor. Ramazan, hatıralarla anılan bir mevsim olmaktan çıkıp yaşayan bir iyilik hâline geliyor. Bir öğrencinin ailesinden uzakta ilk kez kampüste iftara katıldığını düşünün. Yabancı bir şehir, yabancı yüzler. Sonra ezan okunuyor ve yüzlerce kişi aynı anda elini açıyor. İşte o an yalnızlık biraz geri çekiliyor.
Kültür sanat tarafı da bu havayı besliyor. Bir salonda geleneksel musikî yankılanıyor, başka bir köşede gölge oyunu perdesi kuruluyor, bir sergide eski Ramazan fotoğrafları asılı. Gençler sadece izleyen değil, üreten oluyor. Şiir okuyor, sergi hazırlıyor, sahneye çıkıyor. Medeniyet dediğimiz şey soyut bir kavram olmaktan çıkıp somut bir akşama dönüşüyor; ışıkların altında, kalabalığın içinde, bir tabak tatlının yanında.
“Eski Ramazanlar” diye iç çektiğimiz şey belki de kaybolmuş bir zaman değil; kaybetmekten korktuğumuz bir samimiyet. O samimiyet şimdi başka bir biçimde karşımıza çıkıyor. Kampüslerde kurulan sofralar, ortak dualar, paylaşılan lokmalar… Aynı duygunun yeni mekânlardaki karşılığı. Nostajiye sığınmak kolay; bugünün içindeki iyiliği görmek biraz daha dikkat istiyor.
Ramazan her yıl geliyor ama her yıl aynı gelmiyor. Bazen bir mahallenin dar sokağında, bazen bir üniversite meydanında. Işık değişiyor, mekân değişiyor, yüzler değişiyor. Fakat o bekleyiş anı, ezanla birlikte yayılan o derin nefes, sofrada birbirine uzanan el… İşte onlar pek değişmüyor. Belki de özlenen şey tam olarak bu. Aynı gökyüzünün altında, aynı vakitte, birlikte olabilmek.