Atalarımızın bazı sözleri, tek bir cümlede uzun kitapların anlatmaya çalıştığını özetler. "Kadın sesi, su sesi, para sesi" derler. Her biri hayatın bereketini, canlılığını ve devamlılığını simgeler. Ben bu üçlüye bir dördüncüsünü eklemek isterim: Çocuk sesi. Daha doğrusu, bir çocuğun kahkahası… Hele bir bebeğin içten gelen gülüşü.

Bir bebeğin kahkahası, annenin en doğal antidepresanıdır. Bilimsel araştırmalar bize bu kahkahanın oksitosin salgısını artırdığını, stresi azalttığını, bağlanmayı güçlendirdiğini söylüyor. Bunun için, günlerdir uykusuz kalan bir annenin, bebeğinin ilk kahkahasıyla nasıl yeniden güç bulduğunu görmek yeterlidir. O kahkaha, "Hayat devam ediyor." diyen en saf sestir.

Çocuk neşesi hesap yapmaz. Gösteriş bilmez. Karşılık beklemez. O nedenle sahicidir. Bir karton kutuyu uzay gemisine dönüştürebilen, yağmur birikintisini okyanus gibi görebilen, kelebeğin peşinden saatlerce koşabilen bir zihnin ürünüdür. Çocuk, dünyaya sahip olduğu şeylerle değil, görebildiği ihtimallerle bakar.

Belki 30 yıl önce okuduğum bir söz zihnime kazınmıştı: "Gülerken göbeği oynamayan adamdan kork." Elbette bu biyolojik bir ölçüt değildir; fakat güzel bir metafordur. İnsan bazen sadece dudaklarıyla güler, bazen ise bütün bedeniyle… Gerçek neşe insanın yalnızca yüz kaslarını değil, ruhunu da harekete geçirir. İçten gelen kahkahada beden de eşlik eder. Çünkü neşe, sadece bir duygu değil, bütün organizmanın katıldığı bir yaşam hâlidir.

Neşe ile mutluluğu da birbirine karıştırmamak gerekir. Mutluluk çoğu zaman hedefe ulaşınca yaşanan bir sonuç gibi görülür. Oysa neşe, yolculuğun kendisinde bulunabilir. Bir fincan çayda, torunun elini tutarken, öğrencinin gözündeki merakta, sabah güneşinin pencereye düşüşünde...

İşte burada bakış açısı belirleyici olur. Aynı olay karşısında iki insan bambaşka duygular yaşayabilir. Biri eksik olana odaklanırken, diğeri elde kalan güzellikleri görebilir. İyi oluş yalnızca şartların değil, olayları yorumlama biçimimizin de ürünüdür.

Son yıllarda sıkça duyduğumuz “resilience”, yani psikolojik dayanıklılık, hiç düşmemek değildir; düştükten sonra yeniden ayağa kalkabilmektir. Hayatın sert rüzgârları karşısında kırılmadan esneyebilmektir. Fakat çoğu zaman gözden kaçırdığımız bir gerçek var: Dayanıklılığı besleyen en önemli kaynaklardan biri neşedir.

Neşe, zorlukları inkâr etmek değildir. Tam tersine, zorluğun ortasında bile hayatla bağ kurabilme becerisidir. Çocuklar bunu bizden çok daha iyi bilirler. Bir an önce ağlayabilir, birkaç dakika sonra yeniden oyuna dalabilirler. Duygularını bastırmadan yaşarlar; ama onlara esir de olmazlar. Belki de psikolojik esnekliğin ilk dersini çocuklardan öğrenmemiz gerekiyor.

Ergoterapide anlamlı aktivitenin insan sağlığı üzerindeki etkisini yıllardır anlatıyoruz. İnsan yalnızca çalışarak değil; oynayarak, üreterek, paylaşarak ve gülerek de iyileşir. Neşe, zihnin lüksü değil, sağlığın temel bileşenlerinden biridir. Gülmenin bağışıklık sistemi üzerindeki olumlu etkileri, stres hormonlarını azaltması ve sosyal bağları güçlendirmesi artık bilimsel olarak da ortaya konmuştur. Ama neşenin en büyük katkısı belki de geleceğe dair umudu canlı tutmasıdır.

Toplum olarak bazen ciddiyeti olgunlukla karıştırıyoruz. Oysa ağırbaşlı olmak, gülmeyi unutmak değildir. Hayatın yükünü taşırken tebessümü de koruyabilmektir. Çünkü neşe hafiflik değil, çoğu zaman cesarettir.

Belki de yaş aldıkça çocukluğumuzu kaybetmiyoruz; sadece onun sesini kısmayı öğreniyoruz. Oysa içimizde hâlâ şaşırabilen, merak edebilen ve küçük şeylerden sevinç duyabilen bir çocuk yaşıyor. Onu susturdukça tükeniyoruz; dinledikçe güçleniyoruz.

Sonuçta kaliteli yaşam yalnızca hastalığın olmaması ya da ekonomik refahın artması değildir. Kaliteli yaşam, insanın içten gülebilmesi, sevinci paylaşabilmesi ve en zor zamanlarda bile umutla yeniden ayağa kalkabilmesidir. Bir bebeğin kahkahasında bunu görürüz; bir çocuğun oyununda bunu hissederiz. Belki de dayanıklılığın en güçlü kökü, hiç büyümemesi gereken o saf neşedir. Çünkü insanı hayata bağlayan şey yalnızca nefes almak değil, göbeğini oynata oynata gülebilmektir.