Sabah gözümüzü açtığımız andan itibaren bedenimizi ne kadar kullanıyoruz?
Yataktan kalkıyor, asansöre biniyor, arabaya ya da toplu taşımaya geçiyoruz. Günün büyük bölümünü bilgisayar başında geçiriyor, alışverişimizi internetten yapıyor, yemeğimizi kapımıza çağırıyoruz. Akşam olduğunda ise yorgun bedenimizi koltuğa bırakıp saatlerce bir ekrana bakıyoruz.
Sonra da kendimize şu soruyu soruyoruz: “Neden bu kadar yorgunum?”
Çağımızın önemli çelişkilerinden biri belki de burada. Bedenimizi hiç olmadığı kadar az kullanıyor, buna rağmen kendimizi hiç olmadığı kadar yorgun hissediyoruz.
Hareketsizlik denildiğinde çoğumuzun aklına spor yapmamak geliyor. Oysa bedenimizi yalnızca spor salonunda değil; yürürken, merdiven çıkarken, yemek hazırlarken, ev işi yaparken, çocuğumuzla yerde oynarken ya da markete giderken de kullanırız. Günlük yaşamın içindeki bu doğal hareketler, sağlıklı bir yaşamın temel parçalarıdır.
Ben bir fizyoterapist olarak meslek hayatım boyunca bedenin hareket kapasitesini, kasları ve eklemleri öğrendim. Üzerine çalıştığım ergoterapi alanı ise bana başka bir soru sordurdu: İnsan, sahip olduğu bedeni günlük yaşamını sürdürebilmek için ne kadar kullanıyor?
Çünkü sağlıklı olmak yalnızca güçlü kaslara sahip olmak değildir. Asıl mesele; bedenimizi çalışırken, üretirken, bakım verirken, oyun oynarken, sosyalleşirken ve bağımsız bir yaşam sürdürürken kullanabilmektir.
Bugün karşı karşıya olduğumuz sorun yalnızca hareketsiz bedenler değildir. Daha derinde, giderek hareketsizleşen bir yaşam biçimi vardır.
Bunu günlük hayatımızda sıkça görüyoruz. Geçenlerde bir alışveriş merkezinde iki kat çıkmak için uzun asansör kuyruğunda bekleyen insanlara rastladım. Hemen yanlarında ise neredeyse boş normal merdiven vardı. Birkaç dakika beklemeyi tercih ediyor, ama birkaç saniye yürümeyi tercih etmiyoruz. Belki de farkında olmadan bedenimizi kullanmaktan vazgeçiyoruz.
Çocukların dünyasındaki değişim de bunun en belirgin örneklerinden biri. Eskiden çocuklar oyun oynamak için dışarı çıkar; koşar, tırmanır, düşer, yeniden ayağa kalkar ve oyunlarına devam ederdi. Bugün ise ekranlar, yoğun programlar, güvenlik kaygıları ve yetişkinlerin zaman yetersizliği, çocukların özgürce hareket edebilecekleri alanları giderek azaltıyor.
Oysa çocuk için oyun yalnızca eğlence değildir. Koşarken, tırmanırken ve arkadaşlarıyla oynarken sadece kaslarını değil; dengesini, koordinasyonunu, problem çözme becerisini, özgüvenini ve sosyal ilişkilerini de geliştirir. Çocuk, bedenini kullanarak dünyayı tanır.
Yetişkinlerin yaşamında da benzer bir dönüşüm yaşanıyor. Kısa mesafelerde bile araç kullanıyor, merdiven yerine asansörü tercih ediyor, alışveriş için mağazaya gitmek yerine birkaç dokunuşla sipariş veriyoruz. Teknoloji kuşkusuz yaşamımızı kolaylaştırıyor; ancak her kolaylık, bedenimiz için aynı zamanda bir kazanç anlamına gelmeyebiliyor.
Beden düzenli kullanılmadığında yalnızca kas gücü değil; dayanıklılık, denge, esneklik ve kişinin kendi bedenine duyduğu güven de zamanla azalabiliyor. Daha az hareket ettikçe daha çabuk yoruluyor, yoruldukça da hareket etmekten kaçınabiliyoruz. Böylece sessiz ama güçlü bir döngü oluşuyor: Daha az hareket, daha fazla yorgunluk; daha fazla yorgunluk ise daha az hareket.
Danışanlarımdan birçok kişi benzer bir cümle kuruyor: “Eskiden her yere yürürdüm, şimdi birkaç sokak yürüyünce bile yoruluyorum.” Çoğu zaman bunun tek nedeni yaş almak değildir. Günlük yaşamın içinden yavaş yavaş çekilen hareketler de bu değişimin önemli nedenlerinden biridir.
Bu nedenle sağlıklı yaşamı yalnızca “Haftada kaç gün spor yapıyorsunuz?” sorusuyla değerlendirmek yeterli değildir. Kendimize şu soruları da sormalıyız:
- Gün içinde ne kadar yürüyorum?
- Ne kadar süre kesintisiz oturuyorum?
- Günlük işlerimi mümkün olduğunca kendim yapıyor muyum?
- Çocuğum her gün özgürce hareket edip oyun oynayabiliyor mu?
- Günlük yaşamım bedenimi kullanmaya fırsat veriyor mu, yoksa her işi teknolojiye mi bırakıyorum?
Çözüm her zaman bir spor salonuna yazılmak olmayabilir. Bazen küçük değişiklikler, düşündüğümüzden çok daha büyük fark oluşturur.
Aracı biraz daha uzağa park edip birkaç dakika yürümek…
Asansör yerine merdiveni tercih etmek…
Telefon görüşmelerini ayakta yapmak…
Her saat başı birkaç dakika ayağa kalkmak…
Çocuğumuzla yerde oyun oynamak…
Yakındaki markete arabayla gitmek yerine yürümek…
Komşumuza mesaj atmak yerine kapısını çalmak…
Akşam yemeğinden sonra ailece kısa bir yürüyüş yapmak…
Bu küçük seçimler yalnızca daha fazla kalori harcatmaz; bedenimizi günlük yaşamın doğal bir parçası hâline getirir.
Ancak bireysel çabalar tek başına yeterli değildir. Çocukların güvenle oynayabileceği parklara, yaşlıların rahat yürüyebileceği kaldırımlara, engelli bireylerin bağımsız hareket edebileceği erişilebilir kentlere ve çalışanların gün içinde hareket etmelerini destekleyen iş ortamlarına da ihtiyacımız var. Sağlıklı yaşam yalnızca bireyin sorumluluğu değil, aynı zamanda yaşadığımız çevrenin de bize sunduğu bir imkândır.
Çünkü sağlık, yalnızca hastalanmamak değildir. Sağlık; çalışabilmek, üretebilmek, sevdiklerimize bakım verebilmek, çocuklarımızla oyun oynayabilmek, arkadaşlarımızla yürüyüşe çıkabilmek ve günlük yaşamın içinde bağımsız kalabilmektir.
Bence çağımızın gerçek sorusu “Ne kadar spor yapıyoruz?” değildir. Asıl soru şudur: Hayatımızda bedenimize ne kadar yer veriyoruz? Çünkü bedenimiz hareket etmek için yaratıldı. Onu yalnızca egzersiz saatlerinde değil, yaşamın her anında layıkıyla kullandığımızda hem daha güçlü hem de daha bağımsız bir hayat sürme şansımız artar.