Kahramanmaraş’ta yaşanan saldırının ardından tanıklardan gelen sözler, olayın yalnızca adli yönünü değil, vicdani ağırlığını da bir kez daha önümüze koydu. “Son anlarında af dilediği iddiası yalan” deniliyor. “Yakalandığı anda bile katliama devam etme peşindeydi” deniliyor. “İntihar etmedi, kan kaybından öldü” deniliyor.

Bu cümlelerin her biri, sadece bir olayın ayrıntısı değildir. Bunlar, toplumun artık hangi eşikte durduğunu gösteren acı işaretlerdir.

Bir hekimin gözünden bakınca şunu çok net görüyorum: Bazı yaralar yalnızca silahla, bıçakla açılmaz. Bazı yaralar, zamanında fark edilmeyen ruhsal çöküşlerle, ihmal edilen çocukluklarla, tedbirsiz bırakılan sosyal alanlarla, geciktirilen adalet duygusuyla açılır. Sonra bir gün, hepimizi sarsan bir felaket olarak karşımıza çıkar. O zaman artık yalnızca fail konuşulmaz. Onu o noktaya kadar taşıyan boşluklar da konuşulmak zorunda kalır.

Soğumayan acı

Çocukları katledilen ailelerin yüreğinin soğumayacağını söylemek, sert bir cümle değil, çıplak bir gerçektir. Bir evladın kaybı, takvimle ölçülmez. Hele böyle bir şiddetin içinde kaybedilmişse, o acı yalnızca bireysel değil, toplumsal hafızaya da kazınır. Bu yüzden meseleye sadece “oldu, bitti, fail öldü” çizgisinden bakmak yetmez. Bir can kaybı, başka can kayıplarını geri getirmez. Hiçbir ölüm, öldürülen çocukların yerine geçmez. Hiçbir hukuki süreç, bir annenin ya da babanın içindeki boşluğu kapatmaz.

Burada asıl sorumluluk, öfkeyi büyütmek değil, hakikati eksiksiz görmek olmalıdır. Çünkü olayın merkezinde yalnızca bir saldırgan yoktur. O saldırının çevresinde güvenlik boşluğu, toplumsal gevşeme, geciken fark ediş ve caydırıcılığı tartışmalı bir ceza düzeni de vardır.

Bir kavramı yeniden düşünmek

“Suça sürüklenen çocuk” ifadesi, uzun zamandır hukuk ve sosyal politika alanında kullanılan bir tanımlama. Fakat bazı olaylar vardır ki, kullanılan dilin kendisi bile yeniden gözden geçirilmeyi hak eder. Bir çocuğun suça sürüklenmiş olması ile ağır ve bilinçli bir şiddet eyleminin faili hâline gelmesi arasında görmezden gelinemeyecek bir fark vardır. Bu farkı konuşmadan, toplumu ikna etmek mümkün değildir.

Merhamet ile körlük aynı şey değildir. Koruma ile cezasızlık da aynı şey değildir. Bir çocuğun yaşına bakarak her suçu aynı torbaya koymak, mağdurların acısını görünmez kılar. Yaş küçüklüğü, elbette değerlendirilmelidir. Fakat toplumun güvenliği, mağdurun hakkı ve işlenen fiilin ağırlığı da aynı ciddiyetle ele alınmalıdır. Aksi halde hukuk, adalet dağıtan bir mekanizma olmaktan çıkar; yarayı derinleştiren bir eksiklik duygusuna dönüşür.

Cezanın manası

Toplum, ceza dediğimiz şeyi yalnızca intikam olarak düşünmemelidir. Ceza, aynı zamanda korumadır. Yeni mağdurları önleme iradesidir. Kimi zaman bir sınır çizme, kimi zaman da bir daha olmaması için güçlü bir uyarı verme biçimidir. Eğer işlenen ağır suçlar karşısında toplumun vicdanında “nasıl olsa kısa sürede dönecek” hissi yerleşirse, orada sadece hukuk değil, güven duygusu da zedelenir.

Bugün konuşmamız gereken başlıklardan biri tam da budur. Cezaevlerini suçluların eğitim merkezi olmaktan çıkarmak mecburiyetindeyiz. Bir gencin daha ağır suç kalıplarını, daha sert örgütlenme biçimlerini, daha profesyonel kötülük yöntemlerini içeride öğrenmesi kabul edilemez. Kapalı kapılar ardında suç kültürü büyüyorsa, orası ıslah kurumu değil, yeni felaketlerin üretim alanı hâline gelir.

Bu yüzden cezayı sadece süre üzerinden değil, içerik üzerinden de konuşmak gerekir. Toplumdan geçici olarak ayırmak tek başına çözüm değildir. Suç davranışını yeniden üreten zemini bozmak gerekir. Cezaevi, suçun üniversitesi olamaz.

Dünyanın verdiği ders

Gelişmiş batılı ülkelerin bazı iyi örneklerine bakıldığında, temel mantığın sadece kapatma olmadığı görülür. Orada mesele, yüksek risk taşıyan çocuk ve genç failler için sıradan bir idari işlem yürütmek değildir. Sıkı gözetim, güçlü psikiyatrik değerlendirme, davranış takibi, zorunlu rehabilitasyon, yeniden suç işlemeyi engelleyen denetim mekanizmaları ve mağdur güvenliğini merkeze alan yaklaşım birlikte düşünülür. Yani sistem, faili romantikleştirmez; toplumu da kaderine bırakmaz.

Bizim de ihtiyacımız olan şey budur. Kâğıt üzerinde merhametli görünen ama sahada mağduru yalnız bırakan yapılar değil; hem çocuğun ruhsal ve sosyal yönünü gören hem de toplumun güvenliğini tavizsiz biçimde koruyan bir düzen.

Komisyonlardan öte

Yakın zamanda işlenen onca cinayetten sonra meselenin sürekli komisyonlara, alt başlıklara, prosedürlere doğru savrulması, toplumda derin bir yorgunluk oluşturdu. İnsanlar artık dosya gezdiren değil, sonuç üreten bir devlet görmek istiyor. Çünkü her gecikme, kamu vicdanında yeni bir kırılma yaratıyor. Her erteleme, “bir sonraki olay ne zaman” endişesini biraz daha büyütüyor.

Bir hekim olarak şunu biliyorum: Bazı durumlarda geç kalmak, yanlış yapmaktan bile ağır sonuç doğurur. Toplum sağlığı da böyledir. Şiddet, sadece adli bir problem değildir; ruh sağlığını, aile düzenini, okul iklimini, güvenlik duygusunu ve gelecek algısını bozan bir salgın gibi yayılır. Erken müdahale edilmezse, tek tek olaylar çoğalır; sonra ülkenin sinir sistemi yorulur.

Asıl mesele

Burada mesele yalnızca bir saldırganın kaç yaşında olduğu değildir. Asıl mesele, çocukların nasıl bu kadar erken yaşta böylesine ağır bir karanlığa düşebildiğidir. Asıl mesele, suç işleyenle mağdur olan arasındaki dengeyi kurarken toplumun vicdanını nasıl ayakta tutacağımızdır. Asıl mesele, ceza ile korumayı, adalet ile ıslahı, merhamet ile caydırıcılığı aynı masada buluşturup buluşturamayacağımızdır.

Kahramanmaraş’taki acı, bize bir şeyi yeniden hatırlattı: Her çocuk korunmayı hak eder. Ama toplum da korunmayı hak eder. Her genç için çıkış yolu aranmalıdır. Ama hiçbir aile, evladını toprağa verdikten sonra “hukuk zaten böyle” cümlesiyle baş başa bırakılmamalıdır.

Artık kelimeleri değil, gerçeği masaya yatırma vaktidir. “Suça sürüklenen çocuk” kavramını yeniden düşünmek zorundayız. Cezaevlerini yeniden düşünmek zorundayız. Caydırıcılığı, rehabilitasyonu, toplum güvenliğini ve mağdur hakkını yeniden düşünmek zorundayız. Çünkü bazı ihmaller yalnız bugünü değil, yarını da yaralar. Ve bazı yaralar, zaman geçince değil, ciddiyet gösterilince kapanır.