Yıllardır çocuk ve ergen psikiyatrisi kliniğinde çalışıyorum. Binlerce çocuğun gözünün içine baktım. Bazıları gülümsedi, bazıları öfkeyle baktı, bazıları ise hiç bakmadı. Saatlerce konuşanlar da oldu, tek kelime etmeyenler de…

Ama bir grup çocuk vardı ki, sanki yardım istiyordu ama dili yoktu. Gözlerindeki ışıltı sönmüştü. Yüz ifadeleri donuklaşmıştı. Gerçek dünyaya ait olmadıkları hissediliyordu.

Bu çocuklar genellikle marketlerde, restoranlarda tablet ellerinden alınca kriz geçiriyor; yere yatıp tepiniyor, çığlık atıyor. Konuşmayı neredeyse tamamen bırakmış, arkadaş edinemeyen, hep yalnız oynayan, hayali oyun kuramayan çocuklar… Bunlar, hayatlarının en kritik gelişim döneminde –özellikle 0-6 yaş arası– ekranlarla büyüyen çocuklar.

Günümüzde tablet, telefon, televizyon ve oyun konsolları; bebek arabasında emzik yerine geçen, arabada sakinleştirici olarak kullanılan, yemek masasında “bir lokma daha ye” pazarlığının aracı haline gelen nesneler oldu. Ancak bilimsel veriler çok net: Erken ve yoğun ekran maruziyeti; dikkat, dil gelişimi, duygusal düzenleme, sosyal bağ kurma ve hatta beyin gelişimi üzerinde derin, çoğu zaman geri dönüşü zor hasarlar bırakıyor.

Kliniğe gelen bu çocuklarda sıklıkla şu belirtileri görüyoruz:
- Göz teması kuramama veya çok sınırlı göz teması
- Dil geriliği ya da eskiden konuşurken şimdi suskunluk
- Stereotipik hareketler, duyusal hassasiyet artışı
- Sosyal çekilme, gerçek arkadaşlıklar kuramama
- En ufak değişiklikte aşırı öfke patlamaları
- Sarılmak istememe, dokunsal temastan kaçınma
- Sadece ekrandaki içerikleri taklit eden oyunlar oynama

Bu tabloyu “dijital otizm” olarak adlandırıyorum – klasik otizm spektrum bozukluğundan ayırarak. Çünkü altta yatan neden genetik faktörler, gebelik sorunları ya da ağır metal zehirlenmesi değil; çevresel bir etken: aşırı ve erken ekran kullanımı. Ekran tek başına otizmin nedeni değildir; ancak genetik olarak hassas çocuklarda kırılganlığı tetikleyici, var olan riski ağırlaştırıcı bir rol oynayabiliyor.

Ebeveynler genellikle çaresiz hissediyor: “Benim çocuğum böyle değildi” diyor anneler. “Ne yapsam olmuyor” diyor babalar. Öğretmenler ise “Bu çocukları anlamadığımızı düşünüyorum” diyor.

Ama önemli olan şu: Bu tablo kader değil. Erken fark edildiğinde, ekran maruziyeti ciddi şekilde sınırlandırıldığında (hatta birçok vakada tamamen kesildiğinde), kaliteli insan ilişkileri ve gerçek dünya deneyimleri ön plana çıkarıldığında dramatik iyileşmeler mümkün oluyor.

Klinik gözlemlerimde buna dair pek çok örnek var:
- 3-4 yaşlarında konuşmayan, göz teması kurmayan, sadece ekranla meşgul bir çocuk; ekran tamamen kesilip yoğun oyun terapisi, aile çalışması ve gerçek etkileşimlerle birkaç ay içinde normal gelişim seyrine yaklaştı.
- Okul çağında arkadaşsız, öfkeli, derslere konsantre olamayan bir çocuk; evde ekran süresi günde 30 dakikaya düşürüldükten, ailece doğa yürüyüşleri ve ortak aktiviteler yapıldıktan sonra hem okul başarısı hem sosyal ilişkileri belirgin şekilde düzeldi.
- 2-3 yaşlarında iletişim kurmuyor, oyuncaklarla ekrana çok dalıyor, insanlarla ilgilenmiyor diye götürüldüğü doktorda Otizm tanısı konan çocuğun aldığı yoğun eğitime rağmen sosyal becerilerinde ilerleme olmaması ancak ekranları kapattıktan sonra ciddi ilerleme sağlanması…

Elbette her çocuk aynı hızla toparlanmıyor. Bazı vakalarda süreç daha uzun sürüyor. Ama ortak nokta şu: Panik yerine erken farkındalık, katı yasak yerine ilişki odaklı yaklaşım, etiketleme yerine belirtileri anlamaya çalışma iyileşmenin kapısını aralıyor.

Çocuklarımızın gözlerindeki ışıltıyı geri vermek elimizde. Ekranlar kaybolabilir, ama çocuklar kaybolmak zorunda değil. Ebeveynler, eğitimciler ve toplum olarak bilinçli adımlar atarsak, dijital dünyanın büyülü ama tehlikeli ışıkları altında kaybolan çocukları gerçek dünyaya geri getirebiliriz.

Bu, sadece bir uyarı değil; aynı zamanda umut mesajıdır. Çünkü fark etmek, iyileşmenin ilk adımıdır.

Prof. Dr. Veysi Çeri
Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Uzmanı