Bir çocuğun sesi evi doldurur. Koşarken çıkardığı ayak sesleri, durmadan sorduğu sorular, bazen bitmek bilmeyen mızmızlanması… Hayatın kendisidir o. Şimdi birçok evde o sesin yerini cam bir ekranın soğuk parıltısı aldı. Ağlayan çocuğun eline telefon tutuşturuluyor, sofrada sıkılanın önüne tablet konuyor. Susturmak kolaylaştı. Dinlemek zorlaştı.
Anne babaların yorgunluğunu görmezden gelmek haksızlık olur. Gün uzun, trafik bitmiyor, iş stresi eve kadar geliyor. Kimsenin sabrı eskisi kadar geniş değil. Ekran ise sessiz bir bakıcı gibi duruyor köşede. Ne itiraz ediyor ne yoruluyor. Çocuğu oyalıyor, hatta bazen güldürüyor. Ama o sırada başka bir şey oluyor. Çocuğun gözleri ekrana kilitlenirken dünya ile bağı inceliyor. O ince bağ her gün biraz daha zayıflıyor.
Bir çocuğun canı sıkılmalıdır aslında. Can sıkıntısı hayal gücünün kapısını aralar. Duvara bakarken bir hikâye kurar, halının deseninden bir şehir çıkarır, boş bir kutudan uzay gemisi yapar. Tablet bu boşluğu dolduruyor. Her şeyi hazır veriyor. Görüntü hazır, ses hazır, eğlence hazır. Çocuğun zihni üretmeden tüketmeye alışıyor. Parmağını kaydırarak dünyayı değiştirebildiğini sanıyor ama gerçek dünyada sabretmeyi öğrenemiyor.
Sofralar da değişti. Eskiden çorbanın buharı yükselirken sohbet yükselirdi. Şimdi herkesin başı eğik. Anne telefonda, baba telefonda, çocuk tablette. Aynı masada üç ayrı evren. Kimse kimseye bakmıyor. Göz göze gelmeyen bir aile, zamanla kalp kalbe de gelmiyor. Bu kopuş bir anda fark edilmiyor; yavaş yavaş, sessizce oluyor.
Ekranla susturulan çocuk, duygusunu da ekranla yönetmeye başlıyor. Üzüldüğünde video açıyor, öfkelendiğinde oyun indiriyor. Duyguların içinden geçmek yerine üstünü örtmeyi öğreniyor. Oysa insan biraz da ağlayarak büyür, biraz da tartışarak. Her huzursuzluğu kapatan bir cihaz, çocuğun ruhunu da susturuyor.
Bir başka mesele hareket. Sokak artık eskisi kadar güvenli değil deniyor, belki doğru. Fakat çocuk hiç düşmeden nasıl ayağa kalkmayı öğrenecek? Dizini kanatmadan nasıl cesur olacak? Saatlerce ekran başında oturan küçük bedenler ağırlaşıyor, omuzlar öne düşüyor. Hareketsizlik yalnızca kilo demek değil; enerji kaybı, özgüven kaybı, hatta neşenin azalması demek.
En çarpıcı olan şu: Çocuk susuyor ama mesele çözülmüyor. Sadece erteleniyor. O anlık sessizlik, ileride daha büyük bir kopuşa dönüşebiliyor. Çünkü çocuk aslında “beni gör” diyor. “Benimle ilgilen” diyor. Ekran onu oyalıyor ama görülme ihtiyacını karşılamıyor. Görülmeyen çocuk zamanla içine kapanıyor ya da daha yüksek sesle bağırıyor.
Hiçbir teknoloji şeytan değil. Telefon da tablet de hayatın bir parçası. Mesele, onların çocukluğun yerine geçmesi. Çocuk dediğin biraz gürültüdür, biraz dağınıklık. Evin ortasında kurulan çadırdır, salona taşınan oyuncak ordusudur. Biz düzeni korumak için sessizliği satın alıyoruz belki de. O sessizlik pahalıya mal olabilir.
Şimdi durup düşünmek gerekiyor. Çocuğu susturmak mı istiyoruz, yoksa anlamak mı? Elimize verdiğimiz ekran, aslında kendi yorgunluğumuzun itirafı mı? Belki de mesele çocukların çok konuşması değil; bizim onları dinleyecek kadar yavaşlayamıyor oluşumuz.
Bir gün o çocuk büyüyecek. Elinde telefon değil, gerçek hayat olacak. O hayatla baş edebilsin istiyorsak, bugün biraz gürültüye katlanmamız gerekecek. Biraz soruya, biraz inada. Ekranı kapatıp göz hizasına inmek zorundayız. Çünkü çocuk, susturulacak bir ses değil; duyulacak bir çağrıdır.