Modern çağın “sınırsızlık” vaadi, insanı kendi doğasına karşı bir savaşa sürükledi. “Daha fazlası, daha ötesi, en iyisi” derken, aslında varoluşun en temel yasasını unuttuk: Haddini bilmek. “Had” (sınır), sadece bizi kısıtlayan bir duvar değil; bizi koruyan ve tanımlayan bir zarf, bir kimlik dökümüdür.

Modern dünya bize sürekli “sınırlarını zorla”, “daha fazlasını yap” ve “asla durma” telkininde bulunuyor. Oysa hem kadim geleneklerimiz hem de biyolojik gerçekliğimiz bize bambaşka bir şey fısıldıyor: Haddini bil.

Had kavramı sadece ahlaki bir terim değil; bedensel ve ruhsal sağlığın temel taşıdır. İnsan organizması, kendi sınırları içinde dengede kalabilen muazzam bir sistemdir. Bu sistemi zorlamak, kapasitesinin üzerinde bir genişleme arzusu gütmek, beraberinde kaçınılmaz bir yıkımı yani hastalığı getirir.

Psikolojik sağlık, kişinin kendi sınırlarını doğru çizmesiyle başlar. Bugün “tükenmişlik” dediğimiz o ağır yorgunluk, aslında ruhun haddini aşma çabasının bir sonucudur. Kapasitesinin ötesinde sorumluluk yüklenen, mükemmeliyetçilik kibriyle zaaflarını reddeden birey, biyolojik bir “edepsizlik” içine girer.

Sağlıklı bir özsaygı; neyi yapabileceğini bilmek kadar, neyi yapamayacağını da zarafetle kabul etmektir. İşte bu kabul, zihinsel bir ferahlık ve gerçek bir “ben” olma hâlini doğurur.

Toplumsal düzlemde haddini bilmek, adaletin yegâne teminatıdır. Adalet “her şeyi yerli yerine koymak” ise; haddini bilmek de “kendi yerinde durabilmektir.” Bir başkasının özgürlük alanına, emeğine, fikrine ya da onuruna hoyratça müdahale etmek, toplumsal bir kanser olan “sınır aşımıdır”.

Tıbbi açıdan baktığımızda, sağlığın kendisi bir “hadler bütünüdür.” Biyolojideki denge hâli (homeostazi), sistemin kendi sınırları içinde kalmasıdır. Kanser ise hücrenin “haddini aşarak” kontrolsüzce çoğalması ve komşu dokuları işgal etmesidir.
Kanser, biyolojik bir “had aşımı” ve hücrenin sisteme karşı yürüttüğü bir “edepsizlik” hâlidir. Bedendeki herhangi bir hormonun veya enzimin “haddini aşarak” fazla salgılanması, tüm organizmayı kaosa sürükler. Şifa, sınırın muhafaza edilmesidir.

Hekim ve hasta ilişkisinde de “had” esastır. Hekimin uzmanlık alanına riayet etmesi, hastanın kendi bedenine dair farkındalığı ama bilginin kibrine düşmemesi şifa sürecini hızlandırır. “Lâ edrî” (Bilmiyorum) diyebilme cesareti, hem bilim insanını hem de bireyi yanlış teşhislerden ve ruhsal yüklerden korur.

Hekimin mesaisine, dinlenme hakkına ve diğer hastaların vaktine saygı duymak toplumsal bir edep kuralıdır. Sağlıkta şiddet veya hakaret, “had” kavramının tamamen yitirildiği en karanlık noktadır.

Hekimin çizdiği tedavi çerçevesine (hadlerine) uymak, hastanın kendi iyileşme sürecine duyduğu saygının bir ifadesidir.
Hekimin, hastanın bedenine ve sırlarına gösterdiği özen, en yüksek edep seviyesidir. Bu sınır muayene odasını “kutsal bir alan” kılar.

Edep, hekimin hastayla acısında ortak olmasını (empati) sağlar; ancak bu duygusallığın tıbbi kararları etkilemesine (sınırı aşmasına) izin vermez.

Eğer hekim bilgisinin, hasta ise uzmanlığın haddini bilirse; aradaki iletişim bir çatışma değil, bir şifa sanatı olur. Sınırların belirsizleştiği yerde kargaşa ve güvensizlik başlar; sınırların nezaketle (edeple) korunduğu yerde ise iyileşme vuku bulur.

Haddini bilmek; bir geri çekilme değil, aksine evrendeki konumunu doğru tayin ederek sağlam bir şahsiyet inşa etmektir. Bilgi karşısında, toplum içinde ve kendi nefsinin önünde “duracağı yeri” bilen insan, hem iç huzuruna kavuşur hem de topluma şifa olur.

Antik Yunan’ın hubris (kibir) kavramı ile bizim irfan geleneğimizdeki “edepsizlik” aynı noktada buluşur: Sınırı ihlal eden, huzuru bozan.
“Edep yâ Hu” levhaları sadece duvarları değil, insanlar arasındaki o “saygı koridorlarını” süslemelidir. Toplumsal barış, birinin bittiği ve diğerinin başladığı o ince çizginin estetik bir biçimde (edeple) korunmasıyla mümkündür.

Bir çalışanın veya yöneticinin liyakat alanının dışına taşması, kurumsal işleyişte bir “invazyon” (istila) etkisi oluşturur.
Mesafe, bir soğukluk değil; bireylerin birbirlerinin kişisel ve mesleki alanlarına duyduğu saygının estetik formudur. Kendi haddini bilen çalışan, nerede duracağını ve nerede inisiyatif alacağını doğru tayin eden stratejik bir şahsiyettir.

Psikolog Erik Erikson’un vurguladığı gibi; kişi, sınırlılıklarını kabul ettiği ölçüde tutarlı bir şahsiyet kazanır. Kendi sınırlarını (haddini) bilen insan; nefsini terbiye eden, kapasitesini doğru kullanan ve evrendeki konumunu (hiçliğini) idrak eden insandır. Sınırlarını bilmeyen bir ego dağılmaya mahkûmdur.

Felsefi düzlemde haddini bilmek, bir geri çekilme değil; bir yer tutma eylemidir. İnsan evrendeki konumunu doğru tayin ettiğinde şahsiyetini sağlam bir zemine oturtur.
Bilgi karşısında haddini bilen “bilim insanı”, toplum karşısında haddini bilen “vatandaş”, tabiat karşısında haddini bilen “insan” olur.

Birey, toplumsal normlar ve “ötekinin sınırı” ile karşılaştığında kendi şahsiyetini törpüler ve şekillendirir. Sosyolog Durkheim’in “anomi” (kuralsızlık) olarak tanımladığı durum, hadlerin kaybolduğu bir toplumda şahsiyetlerin de silikleşeceğini savunur.

Unutulmamalıdır ki: “Edep bir tâc imiş nur-ı Hüdâ’dan / Giy o tâcı, emin ol her beladan.”

Sağlıkta “bela”, insanın kendi biyolojik ve ruhsal sınırlarını taşırarak kaos oluşturmasıdır. Gerçek şifa; sınırsızlık illüzyonundan kurtulup kendi hudutlarımız içerisinde en yetkin, en dengeli ve en “edepli” hâlimizi bulmaktır.

“Sınırların kalktığı bir dünyada mı yaşıyoruz, yoksa kendi sınırlarımızı (hadlerimizi) unuttuğumuz için mi savruluyoruz?”
Modern dünyanın “sınırsızlık” baskısına karşı “haddimi biliyorum” diyebilmek bir özgürlük ilanıdır. Gerçek özgürlük, sınırları yok saymak değil; kendi sınırlarının bilincinde olarak o sınırlar içerisinde en yetkin “ben”i ortaya çıkarmaktır.