​Tıp fakültelerinde öğrencilere anatomiyi, cerrahi dikişlerin en ince tekniklerini ve protokolleri öğretirler. Ancak hayatın, hiçbir kitaba sığmayan, hiçbir stetoskopla duyulmayan bir dili vardır: Yaralardan doğan şifa. Bugün sizlere bir şarampolün dibinde, o metal yığınının içinde başlayan ve bir doktorun ellerinde son bulan bir insanlık dersini anlatmak istiyorum.

​Yıllar önceydi... Direksiyonda ben vardım, arka koltukta ise 20 aylık bebeğim. Araba şarampolden aşağıya yuvarlanırken duyduğum o metalin metale çarpma sesi, bugün bile kulaklarımda yankılanır ve uykularımı böler. Kendi ellerimle sebep olduğum o felaketin ortasında, yoldan geçenlere “İmdat!” diye yalvarırken, bir ebeveynin ruhunun nasıl paramparça olduğunu iliklerime kadar hissettim.

​Bizi acil servise yetiştirdiklerinde, sadece tıbbi müdahale değil, bir "anlaşılma" bekliyordum. Ancak İlk ve Acil Yardım doktorlarının o buz gibi ilgisizliği, şarampolün soğuğundan daha çok üşüttü beni. Bizim için bir kıyamet olan o an, onlar için sadece teknik bir rutindi.

​Hasta-hekim ilişkisi orada daha başlamadan bitti. Çünkü semptoma odaklanıp insanı unutan her yaklaşım, hastayı yalnızlaştırır. Gözlerindeki o sempati yoksunluğu, zaten suçluluk duygusuyla kavrulan kalbime atılan en ağır dikişti. O gün anladım ki; hastanın yüzüne bakmayan bir hekim, onun sadece yarasını görür; o yaranın açtığı ruhsal boşluğu asla dolduramaz.

​Ancak karanlık koridorların sonunda bir mucize belirdi: Genç asistan doktorlar. Bebeğimin yüzündeki derin yaraları onarmak için saatlerce çalışan o hünerli eller, aslında sadece dikiş atmıyor; paramparça olmuş güvenimi de onarıyordu.

​Acil servisteki "mekanik" tavrın aksine, bu genç hekimler her bir milimetreye, sanki kendi evlatlarının geleceğini dokuyorlarmış gibi büyük bir sabırla yaklaştılar. Onlar o gece sadece cerrahi bir işlem yapmıyorlardı; "aktif dinleme" ve "insani özen" ile bir annenin vicdan azabını pansuman yapıyor, paramparça olan umudunu birleştiriyor, bir çocuğun yarınki gülüşünü kurtarıyorlardı. Genç hekimlerin omuzlarındaki yorgunluğu ama gözlerindeki mutlak "iyileştirme" azmini gördüğümde anladım: Hekimlik, sabrın şefkatle buluştuğuo noktada gerçek bir "şifa sanatına" dönüşüyordu.

​O gün asistanların iğne oyası gibi işlediği dikiş izleriyle kucağımda yatan bebeğim büyüdü. Ve kaderin en asil cilvesiyle bir doktor oldu. Bugün kendi hastalarına milimetrik özenle dokunurken, aslında asistanların bıraktığı kutsal mirası —yani hastayı bir "vaka" değil, bir "emanet" olarak görme felsefesini— ve benim o günkü feryadımı taşıyor.

​Şimdi hastanelerde kucağında hasta çocuğuyla ağlayan anneleri gördüğümde; aslında o günkü çaresiz kendimi görüyorum. Onlara, “Kendinizi suçlamayın; şu an buradasınız ve Allah'ın Şafi ismini tecelli ettirdiği, şifa veren Hekimlerleberabersiniz,” diyerek yıllar önce ihtiyaç duyduğum, şifanın %50'si olan o psikolojik güven duygusunu onlara yansıtmak istiyorum.

​Bugün evladımın beyaz önlüğüyle şifa dağıtıyor olması, o geceki ilgisizliğe karşı kazanılmış en büyük zaferdir. Şifa; bedendeki yaranın teknik başarısıyla değil, yaralandığınız yerden sabırla ve sevgiyle atılan o dikişlerle, hastanın ruhuna değen o şefkatli ilişkinin gücüyle filizlenir.

​Hasta-hekim ilişkisi bir veri alışverişi değildir; bir duygu ortaklığıdır. O gece iki farklı dünya gördüm. Biri; acil serviste bizi bir "dosya" gibi gören, gözündeki ışığı sönmüş ilgisizlik; bizi nesneleştiren ve acımızı yok sayan "teknik soğukluk"... Diğeri ise bir bebeğin yüzündeki her milimetre için saatlerce ter döken asistan sabrı ve o milimetreleri bir gelecek inşası olarak gören "insani sıcaklık".

​Lütfen unutmayalım; hastanız odadan çıktığında aklında kalan şey yazdığınız reçete değil, ona kendisini nasıl hissettirdiğinizdir.

​İlgisizlik yarayı büyütür, emek ise şifaya dönüştürür. Hekimler sadece dikiş atmaz; insanların geleceğini ilmek ilmek dokurlar. İyi bir hekim sadece hastalığı teşhis etmez; hastanın içindeki o dilsiz acıyı da duyar.

Çünkü şifa, kalpten kalbe kurulan görünmez köprüden geçer.